menu Menu
Yerdeniz Haritası
Okyanuslar gölgesinden kıyıya vuran bir deniz yıldızı gibi, hiçliğin kıyısında yüzen balığın bir sabah ırmağı seçmesi gibi, ben de bu satırları sana seçtim. Suyun diliyle konuşmak istedim, ağacın kökleriyle tutunmak. Ve birlikte sessizce yürüyebileceğimiz o ince patikaya niyet ettim.
Neşe Sâye Deneme, N°4 / Kusur
Savaş ve Savaş Önce Üç Sonra

Merhaba.

Buradasın.

Belki de bu satırlar, bir yolun başlangıcına denk geliyor. Meşale, kâğıda aydınlık tutuyor. Bir yasemin kokusu, odanın neminden yayılıyor etrafa. Sıcak bir düş ve düşünce içerisinde olmanın varlığını yaşamak için buradayım. Merhaba kadar sıcak, yepyeni, ilk ve içten… Ve sen, kalbinle, sözcüklerinle, düşlerinle bir yolculuktasın.

Yeni bir maceranın soluğundasın. Yeni bir yıla adım atar gibi veya henüz adı konmamış bir sabah gibi keşiftesin. Belki de sen, uzun zamandır denizin derinliklerinde nefes almayı bilen, hiçliğin kıyılarında yüzen bir balıktın. Şimdi yüzgeçlerini akıntıya bırakıyorsun ve o yüzgeçler, ellere dönüşüp suya dokundukça halkalar oluşturuyor. Her halka, yaşamın “ben buradayım” dokunuşu…

Hayatın getirdiği irili ufaklı armağanlardan sadece biri ellerimiz… Ellerimiz olmasaydı, dünyanın göbek deliğine kök salmış o kadim ağacın altında gölgelerimiz birbirine dokunabilir miydi? Belki de hayır. Bu yüzden, buradayım; yolculuğu ilmek ilmek yürüyen dolunay kadar yakın.

Hepimiz zaman zaman savrulduk; yorgunluk, yalnızlık, çaresizlik, hata, pişmanlık… Hepsi yolun patika taşları. Ve her bir taşın altında aynı hakikat gizli: Bu hayat bir yolculuk. Ve bu yolculuğun kahramanı, sensin. “Ben, sen, o, biz.” Hepimiz aynı destanın farklı sayfalar kıvrımındayız.

Psykhe’nin, Cupid’in bahçesinin kapısına yaklaştığı o anı düşün. Bilinmezliğe uzanan bir çağrı, içimizde çocuk merakı gibi yankılanır. Fakat büyüdükçe, o merakı cebimizde unuturuz. Oysa merak, içsel pusulamızdır. Kaybolduğumuzda bizi yeniden kendimize çağıran sestir. Konuşmayan temaslar içerisinde söz değil, sezgi geçer aramızdan; içindeki gözü kapalı gölgelerin yavaşça gün ışığına karışması gibi… Şekli önceden çizilmemiş, sadece hisle yön bulacak bir yerdeniz haritası.

Durup kendine sormalısın:
“Ben ne istiyorum? Bu yol bana mı ait?
Yoksa sadece alışkanlıkların rüzgârına mı kapıldım?”

Ve o büyük soru gelir sonunda, sessizce: “Ben kimim?”
İşte, tüm cevaplar bu sorunun etrafında döner.
Kimi zaman çocukluk anılarınla açılır bir kapı, kimi zaman eski bir korku fısıldar kulağına, kimi zaman da unuttuğun bir hayalin seslenir: “Buradayım.”

Korkuların… öfken… gizli perdelerin… Onları hiç birer varlık gibi düşündün mü?
Karşında dursa, gözlerinin içine baksa ne söylerdi sana?
Belki hiçbir şey… Belki sadece senin ilk hareketini beklerdi. Çünkü onların ritmi, senin kalp atışına bağlı. Sen titreştiğinde onlar da titreşir. Sen sustuğunda sessizliğe gömülürler. Bu yüzden yüzleşme sancılıdır; çünkü onları hayata çağıran “sen” olursun.

Okyanuslar gölgesinden kıyıya vuran bir deniz yıldızı gibi, hiçliğin kıyısında yüzen balığın bir sabah ırmağı seçmesi gibi, ben de bu satırları sana seçtim. Suyun diliyle konuşmak istedim, ağacın kökleriyle tutunmak. Ve birlikte sessizce yürüyebileceğimiz o ince patikaya niyet ettim.

Sen çağrısın bu hikâyede. Senin içinden geçiyor bütün yollar. Ve her yolun ucunda, yeniden doğmak için bekleyen o çocuk merakı var.

Onu duy.
Ona iyi bak.
Ona çok iyi bak…


Önce Sonra

keyboard_arrow_up