menu Menu
Behçet Çelik: Edebiyatı insanı anlamanın bir yolu olarak düşünüyorum.
Okurken de yazarken de bu doğrultuda irili ufaklı adımlar atıyoruz.
Hıdır Murat Doğan Söyleşi
Önce “Edebiyattaki dönüm noktam, kendi metinlerime eleştirel bakmayı öğrendiğimde başladı.” Sonra

Eserlerinizde bireylerin iç dünyaları, yalnızlıkları ve gündelik hayattaki küçük kırılmalar sıkça öne çıkıyor. Okurda bu ince duyguları yakalayan bir anlatım yaratmanın sırrı sizin için nedir?  

İç dünyaları konu alan edebiyat yapıtlarını seviyorum. İç dünyaların anlatılmasından söz edince akla ilk başta derinlemesine ruhsal çözümlemeler geliyor; ama kastettiğim bu tarz değil. İç dünyalarda olup bitenlerin, hüsranların, kopan fırtınaların; insanın bütün saklama çabasını aşarak dışarı vurulduğu yahut taştığı anlar, sahneler, diyaloglar, bunlar cazip geliyor bana. Böyle yapıtlar okumanın verdiği edebî haz ve coşku buna yakın anlatımlarla yazmaya yönlendirmiş olabilir beni. Her şeyin yazar tarafından apaçık anlatıldığı metinler yerine okurun katkısını, hatta yaratıcılığını kışkırtan metinler okumak insanın bakışını ve okuma tarzını etkiliyor. Anlatılanlardaki örtük kısımların (bir anlamda örtülerin) sıyrılır gibi olup sonra yeniden kapandığı o kısacık anlarda görünenleri, göründüğü kadarından yola çıkarak, metnin başka unsurlarıyla, mesela üslupla, dille, ritimle birlikte ele alarak anlamlandırmak; metinde bize verilmemiş, olay örgüsünün öncesini ve sonrasını sezmeye çalışmak; bir duygunun adını koymak, tasnif etmek yerine o duyguyu içeride duyarak, ne olduğunu tam olarak kestiremesek de bizde neleri, nasıl etkilediğini kendi kendimize sormak… Bir duyuruyu, bir anekdotu böyle okumayız; bizi böylesi okumalara çağıran edebiyat metinleridir. Edebiyatın insanı bu şekilde değiştirdiğini düşünüyorum, eskisi gibi hissetmez, eskisi gibi bakmaz ve yazmakla ilgiliyse, yazıyla uğraşıyorsa eskisi gibi yazmaz.

Soluk Bir An gibi romanlarınızda zamanın kurgusal akışı ile karakterin psikolojik yoğunluğu arasında güçlü bir ilişki var. Zamanı ve anı kurgularken izlediğiniz yöntem nedir?  

Genellikle baştan bir yöntem belirlemiyorum, yazdıkça, metin ilerledikçe nasıl bir kurguyla devam etmem gerektiğini seziyorum, ya da sezdiğimi zannediyorum ve öyle ilerliyorum. Soluk Bir An’ın yazılmasının üzerinden on beş yıl (ve birçok kitap) geçti neredeyse, yazılma sürecini harfi harfine hatırladığımı söylemem mümkün değil. Bu çekinceyi belirterek yanıtlamaya çalışayım. Yazmaya başlamadan önce aklımda sadece romanın başkarakteri vardı, daha sonra başlangıç sahnesinin zihnimde belirmesinin ardından yazmaya başladım. Bu sahneyi yazarken anlatmakta olduğum o anda bu kişi için zamanın durduğunu, bir an için de olsa, bu kişinin zamanın ağırlığından kurtulduğunu hissedeceğini düşündüm. Peşinden karakteri oluşturup ete kemiğe büründürür, hayatını kurgularken artık zaman meselesini dert etmemem mümkün değildi. Bu sahnenin ardından, hatta bu sahneden itibaren romanın o karakter kadar insanın zamanla ilişkisine de odaklanmak zorunda olduğunu sezdim. Yazmaya başlarken zaman meselesinin bu denli ön planda olacağı aklımda yoktu. Ama sonradan başka türlü olamayacağını anladım. Biliyorsunuz, kırk yaşına kadar âşık olmamış bir adamın âşık olmasının hikâyesidir bu roman. Adamdaki geç kalmışlık hissi de, o yaşa kadarki hayatında yoksun kaldığı duygunun onu allak bullak etmesi de, bütün bunlara rağmen harekete geçememesinin neden olduğu içsel kriz de zaman meselesiyle yakından ilgili. Bu romanı yazmaya başladığım sıralarda aklımda anlatının zaman kiplerinin karıştığı bir üslup denemek de vardı; demek ki “zaman” bahsi zihnimi bir biçimde meşgul ediyormuş. Şimdiki zamanın geniş zaman işi gördüğü kısımlar vardır Soluk Bir An’da. Çok planlayarak değil ama deneyip hoşnut kaldıkça sürdürdüğüm bir anlatımdı bu. Doğrusu, yazarken bu anlatımdan neden hoşnut kaldığımı pek sormadım kendime, romanı tamamladıktan sonra romanın konusuyla, izleğiyle, meselesiyle bağı olduğu için böyle olduğunu düşündüm. 

Çeşitli türlerde eserler yazdınız: öykü, roman, çocuk kitabı. Farklı türden metinler üretirken yaratma süreciniz nasıl değişiyor?  

Her türün kendine özgü yaratma süreci var, üstelik aynı türdeki kitaplar bile bir öncekinin tıpkısı bir süreç takip edilerek yazılmıyor. Genel hatlarıyla söz edecek olursam, öykü ile roman arasındaki temel fark yazılma süresi. Öykülerin yazılması çok geniş bir zamana yayılmıyor, en azından ana ekseni nispeten kısa denebilecek bir sürede ortaya çıkmış oluyor – bu ortaya çıkmamışsa zaten sonradan üzerinde çalışarak tamamlayamıyorum. Başlanmasıyla tamamlanmasının arası aylar sürmüş öyküler yazdığım da oldu, ama onları yazarken de öykülerin ana gövdesi çok uzun olmayan bir sürede az çok berraklaşmıştı. Bazen yazdıklarım tam olarak içime sinmediğinde metnin üzerinde sıcağı sıcağına çalışmak yerine zamana, demlenmeye bırakmayı tercih ediyorum. Aylar sonra yeniden önüme aldığımda, başladığım zamandaki ruh halimden, beni o metni yazmaya yönelten duygudan, itkiden uzaklaşmış olduğum için –bir nebze de olsa– başkasının metniymiş gibi okuma, tartma imkânım olduğunu düşünüyorum. Gene de böyle yazdığım öyküler çok değildir. 

Roman, malum, çok daha geniş zamanlar istiyor. Bu yüzden uzun yıllar romana cesaret edemedim. Gündüzleri başka bir işte çalışırken akşamdan akşama bir metne odaklanmanın mümkün olmayacağını zannediyordum. İlk romanımı, Dünyanın Uğultusu’nu yazmaya başladığımda da sürdürebileceğimi zannetmiyordum, ama çalıştıkça romana özgü bir zaman yoğunluğunu diri tutmanın pekâlâ mümkün olduğunu gördüm. Öykü yazdığımdaki yoğunluktan farklı, günün yazmadığım saatlerine de inceden sirayet eden bir yoğunluk bu. Şöyle özetleyebilirim: gündelik hayatın içinde zihnin bir kısmında (arka planda belki) romanın olay örgüsünün, roman kişilerinin var olmayı sürdürmesi. Bu çok farklı bir deneyim. Yine de zamanın bölünmesi metni sürdürme konusunda bir engel. Buna bulduğum çareyse romana devam etmek için oturduğumda işe bir ya da birkaç gün önce yazdıklarımı okuyarak başlamak. Bunu yapmak hem o sayfalardaki düzeltileri, anlam kaymalarını, başka hataları görmemi sağlıyor hem de metnin diline, havasına, atmosferine girmeme yardımcı oluyor. Bu sayede anlatımda bir süreklilik sağlayabildiğimi zannediyorum. Yazdığım çocuk ve gençlik kitapları da roman oldukları için onların yazılma süreçleri de romandakine benzer oldu. 

Edebiyata ilk başladığınızdan beri Türkiye edebiyat ortamı nasıl değişti sizce? Bu değişim yazma hâlinizi nasıl etkiledi?  

“Edebiyat ortamı” tabirini herkes biraz farklı anlıyor olabilir, benim anladığım, yayımlanan metinlerin, kitapların okurlar ve yazarlar tarafından okunup tartışıldığı gerçek mekânlar ve basılı ortamların bütünü. Yani yazarların kendi aralarında ve okurlarla bir araya geldikleri yerler ile o sıralarda yayımlanan kitap ve metinlerin yazılı olarak tartışıldığı mecralar. 80’lerin ikinci yarısında öykü yazıp yayımlamaya başladığımda baskın ortam dergilerdi. Birkaç dergiyi takip ettiğimizde “edebiyat ortamı”nı bir biçimde solumak, tanımak mümkündü. Bugün dergilerin böyle bir etkisi olduğundan söz edemeyiz. Edebiyat ortamını bir anlamda yazarların ve kitapların birbiriyle “konuşması” olarak düşünürsek, bugün aklıma esas olarak sosyal medya yazışmaları geliyor, buralardaki konuşmalarsa sınırlı sayıdaki kelimelerle ifade edilen cümlelerden ibaret. Beri yandan aradan geçen kırk yılda yayımlanan kitap sayısında öyle bir artış oldu ki kitapların konuştuğu ve konuşulduğu genel ve ortak bir ortamdan söz etmek kolay değil. O yıllarda da birbirinden çok farklı anlayışlar vardı ama hiç değilse polemikler, tartışmalar farklı edebî anlayışların birbiriyle temasını mümkün kılıyordu. Bugüne baktığımda sayısız “takımada” var ve herkes kendi takımadası dahilinde konuşuyor. 

Yazmaya, yayımlamaya başladığım zamanları düşündüğümde bir de şu geliyor aklıma. O zamanlar öykü bugünkü kadar muteber kabul edilen bir edebî tür değildi, yayınevleri çok ender olarak öykü kitapları yayımlıyordu. Dergilerde de her sayı bir ya da iki öykü yayımlanırdı. Az önce bahsettim, dergiler o yıllarda daha etkindi, ama öykü bu “ortamın” tam içinde sayılmazdı ve ben tek tük deneme dışında sadece öykü yazıyordum. Bir yandan da gençtim, İstanbul’a yeni gelmiştim. “Edebiyat ortamı”nı yakından görme, içinde yer alma imkânım yoktu. Öykülerim Varlık’ta yayımlanıyordu, ama derginin bürosuna, her gün önünden geçtiğim halde (akşamüstleri fakülteden iskeleye indiğim yolun üstündeydi), seyrek uğrardım. Edebiyat konulu etkinlikler şimdikinden daha azdı ama hem şehir içinde ulaşım daha kolaydı hem de belirli bir-iki merkezde olurdu, elimden geldiğince takip etmeye çalışırdım. Bunların yıllar içerisinde ne ölçüde değiştiğini anlatmama gerek yok sanırım. Bununla birlikte yıllar içinde “yazma halimde” meydana gelen değişikliklerin esas nedeninin edebiyat ortamı olduğunu zannetmiyorum. Edebiyat ortamının “yazma halim” üzerinde o zamanlar da pek etkisi yoktu, şimdi de yok. Başka etmenler çok daha etkili olmuştur. Genç olmak, işin henüz çok başlarında olmak, kendini –en başta kendine– ispat etmek istemek gibi… Yıllar geçtikçe buralarda birtakım değişimler yaşanıyor ve “yazma hali” de bunlardan kaçınılmaz olarak etkileniyor. 

Yine de “edebiyat ortamı” bahsinde andığım yıllar içinde meydana gelen şu değişimleri anmamak olmaz. Yayın dünyası henüz “sektör” olarak anılmıyordu, kitaplar için “ürün” değil “yapıt” deniyordu, “içerik üreticisi” tabiri icat edilmemişti, yazarlar ve şairler vardı. Dergilerin kendilerine özgü tarzları, eğilimleri, sanat ve dünya görüşleri olurdu. Herkes her yerde yazmazdı, yazmak istemezdi. Bir eserini yayımlamanın yazar/şair için bir yerde daha görülmenin ötesinde anlamları vardı.

Soluk Bir An romanında karakterlerin yaşadığı içsel dönüşüm dikkat çekiyor. Bu tip dönüşümleri kurarken psikolojik motivasyonları nasıl inşa ediyorsunuz?  

Bir edebiyat yapıtında en çabuk göze batacak hatalar karakterlerin dönüşümünün inandırıcı olmamasından kaynaklananlardır. Buna dikkat etmeye çalışırım. Karakterlerin yerine kendimi koymaya çalışırım; oymuşum gibi düşünerek nerede ne yapacağını, ne tepki vereceğini ya da vermeyeceğini hayal ederek ilerlerim. Beri yandan karakterin kişiliği olay örgüsüne bağlı olarak ve olaylara verdiği tepkilerle metin ilerledikçe billurlaşır, ben de onu yazdıkça daha iyi tanırım. Daha önce yazdığım sayfalarda yapıp ettikleriyle, hissettikleriyle, tepkileriyle kişiliği netlik kazanır. Kişilik netleştikçe bundan sonra yapacakları ve yapmayacakları da daha kestirilebilir hale gelir. Elbette hiç olmayacak şeyler de yapabilirler, ama kendilerinden beklemeyeceğimiz şeyleri neden yaptıkları sorusuna keyfi olmayan yanıtlar verebilmek lazım. İnandırıcılıkla kastettiğim böyle bir şey. Bazen de bu değişimi, dönüşümü bir soru olarak bırakabiliriz, bunu yaptığımızda bizi bu sorunun olası cevaplarına götürecek, hiç değilse sezgilerimizi uyandıracak bir şeylerin varlığını duyurmak gerekir metnin içinde.

Öykü yazarlığının ayrı, roman yazarlığının ayrı incelikleri var. Hangisinde daha fazla özgür hissettiğinizi düşünüyorsunuz? 

Önceki sorularınızdan birini yanıtlarken biraz söz etmeye çalıştım, ayrı çalışma tarzları var bu türlerin. Her iki türde de kendimi kısıtlanmış hissettiğimi söyleyemem. Roman, biraz daha geveze olmaya müsaade eder, ama bunu bir özgürlük olarak düşünebileceğimizi zannetmiyorum. O gevezelik metnin bütününün bir gereği olarak belirmiyorsa, özgürlükten çok bir tür başı boşluk gibi algılanabilir. Öykünün hacmi küçük olduğu için metnin bütününe hâkim olmak konusunda romanla kıyaslandığında yazara bir kolaylık sunduğu zannedilebilir, ne ki az sayfada çok şey anlatabilmek için dili daha “iktisatlı” kullanmak gerekir; bu durumda da öyküyü kişiyi daha özgür bırakan bir tür olarak kabul edemeyiz sanırım. Özgürlük bir yana, öykü daha zor bir türdür. Romanın öyküden daha çok ilgi görmesinin nedeni roman okumanın daha kolay olmasından. Öykü daha büyük dikkat talep eder okuyucudan. Bazen bir öykünün nirengi noktası metindeki tek bir kelime olabilir ve bunun gözden kaçırılması öyküyü eksik biçimde anlama ya da hiç anlamama sonucunu doğurabilir. Farklı türler için farklı çalışma yöntemleriyle yazdığımdan söz ediyorum ama ortak yanlar da var. Romanlarda da öykü yazma mantığından çok uzaklaşmıyorum sanırım.  

Okurla ilişkide sizin için en önemli nokta nedir? Yazdığınız metinlerin okurda nasıl bir etki bırakmasını umut ediyorsunuz?  

Okuyup geçmesin, “okudum bitti” demesin isterim. (Diyenlerin canları sağ olsun tabii ki!) Yazdığım metni anlamlandırırken kendi iç dünyalarından bir şeyleri de katmışlarsa, ya da içerilerde bir yerde yazdıklarım bir anlam, bir karşılık bulmuşsa mutlu olurum. Bu karşılık bir şeylerin değişmesi, dönüşmesi, başka bir açının fark edilmesi olmak zorunda değil; kendi içlerine dönme, bakma arzusu, gereksinimi duymuş da olabilirler, bu da beni sevindirir, hatta belki daha çok. Edebiyat dille kurulan bir dünyadır sonuçta, dolayısıyla ne anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız önemlidir. Bu yüzden yazdığım metinlerin “nasıl” sorusuna verilecek yanıtlar açısından da etki bırakmasını isterim. Ne anlattığımdan bağımsız olarak metnin dili bir tat vermişse, haz duymuşlarsa, dile, Türkçeye güvenleri, sevgileri çoğalmışsa ne mutlu bana; daha ne umut edeyim!

Yazdığınız metinlerde mekân ve yer duygusunun (özellikle kent ya da gündelik hayat imgelerinin) güçlü bir dili var. Bu durumu nasıl tarif edersiniz?  

Dış etkilere açık varlıklarız. İçinde bulunduğumuz ortam, geçtiğimiz sokak, yaşadığımız ev, bindiğimiz vasıta ruh halimizi, duygu durumumuzu etkiliyor. Sürekli inşaat sesi duyarak 24 saat geçiren biriyle dışarı kulak kabarttığında dalga seslerini duyabilen birinin ruh hali pek yakın olmaz. Süreklilik arz eden etkenlere zamanla alıştığımızı zannederiz ama aslında bunların etkisi altında belirli bir ruh hali süreğenleşmiş, kalıcılaşmıştır. İşitmenin değil sadece, görmenin de benzer bir etkisi var. Dolayısıyla bir karakteri uzun uzadıya tasvir etmektense onu üzerinde az ya da çok etkisi olan seslerle, imgelerle birlikte anlatmak önemli görünüyor bana. Genellikle anlattığım mekânların, şehrin, cadde ya da sokakları adını vermiyorum, anonim kalmalarına rağmen okuyanların bazılarını tespit edebildiklerini görüyorum; bazen de benim hiç düşünmediğim bir yer akıllarından geçmiş oluyor. Benim mesela Kadıköy diye düşünerek anlattığım bir sokağın bir başkasında Ankara’da bir yer olarak algılandığını duyduğumda, ortak bir ruh halini ve ruh hallerinin gündelik hayatların sürdürdüğü mekânlarla bağlarının ne çok benzeştiğini o öyküde aktarabildiğimi düşünüyorum.

Bazen de mekânı metnin içinde daha ön planda tutmayı yeğliyorum. Öyle ki neredeyse bir karakter gibi hissedilmesini istediğim yahut karakterden rol çalmasına göz yumduğum da oluyor. Son romanım Turuncunun Kıvamı’nda mesela şehri romanın başkarakteri için sığındığı bir dost, bir koruyucu, belki ağlama duvarı ya da rahatlama ortamı, yahut ortadan kaybolma imkânı olarak kurgulamak istedim. Bunun yolu yöntemi olarak da şehri romanın gizli ve örtük anlatıcısı yaptım. 

Soluk Bir An romanı gibi eserlerde dış dünya ile karakterin iç sesi arasındaki gerilimi kurarken hangi tür edebi araçları ön planda tutuyorsunuz?  

Doğrudan karakterin kendisini seslendirmesinden çok dışarıdan bir sesin onu anlatmasını yeğliyorum. Ama ona çok yakın bir yerden anlatmalarını… “Serbest dolaylı söylem” diye tanımlanan anlatma tarzının sunduğu imkânlar önemli. Böyle kaleme alınmış metinlerde bir cümleyi karakterin mi, metnin anlatıcısının mı söylediği net değildir, bu belirsizlik alanı bana verimli gelir her zaman. İronik bir mesafe imkânı verdiği gibi okur için de metne dahil olmanın özel bir yolunu açıyormuş gibi gelir bana, “kimliği belirsiz” anlatıcı okuyanın kendisini onun yerinde hissetmesine daha çok imkân veriyor sanki. 

İç konuşma, özellikle karakterin içinden geçenleri tam olarak bilemediği, sezemediği için kendine sorular sorup durması, kendini yoklaması, çelişkilerinin farkına varıp bunları örtbas etmeye çalışırken kendine dönük bir ironiyi –boşa çıkacak, bir işe yaramayacak da olsa– bir savunma olarak kendine ifade etmesi…  Bahsettiğiniz gerilimi bunlar üzerinden ifade etmeyi de seviyorum.

Henüz yazılmamış, belki bir gün mutlaka ele almak istediğiniz ama zamanı gelmediğini düşündüğünüz bir konu ya da tema var mı?  

Galiba yok. Konu ya da tema belirleyip yazmaya başlamıyorum. Bunu çok ender olarak, bazı tematik öykü kitapları için yazmam istendiğinde yapmışımdır. Zamanı gelmediği için yazılmamış konu var mıdır, bundan da emin değilim. Edebiyatçılar, özellikle avangart edebiyatçılar birçok meselenin dile gelmesine öncülük etmiştir, halen de ediyorlar. Beri yandan insan bütün yönleriyle tanınmış, öğrenilmiş, çözümlenmiş değil; yazılmamış bir şeyler varsa, insana dair bilgimiz yeterli olmadığı içindir. Edebiyatı insanı anlamanın bir yolu olarak düşünüyorum, okurken de yazarken de bu doğrultuda irili ufaklı adımlar atıyoruz. Bu cümledeki “yazarken” kısmına bilhassa dikkat çekmek isterim, çünkü bir şeyleri ele almanın “zamanının gelmesi” konusunda, o zamanın geldiğinin farkına yazarken varmak benim için daha heyecan verici.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up