‘’Katilsiniz… Hepiniz…’’ Güzel giriş olmuş aslında. Ama devamı gelmemiş işte. Bembeyaz sayfanın orta yerinde bir ceset gibi duruyor. En üstte ama yerin yedi kat altından sesleniyor. Hareketsiz ama bağımsız. Üzerinden silindir geçmiş gibi yapışmış ama aynı zamanda akışkan. Birbirinden habersiz diğer sayfaları alt etmiş. Yine de sanki ikinci sayfa biliyor gibi kendini, şöyle göz kırpmış:
‘’İlk bakışta anlaşılmayacak kadar kusursuz cinayetler silsilesi eseriniz. Ardınızda uçsuz bucaksız bir mezarlık bıraktınız. Bazılarının çok süslü mermerleri var bazılarının ise tümseği bile belirgin değil. Belki de farkına varmadan üstüne basıp geçiyoruz. Tövbe bismillah. Tanrım okuduğum Elhamlarla sula bu toprakları. Yusuf’un kardeşleri gibi attınız bir kuyuya ya hani, aklınızdan bile geçmedi firavunla münasebetim ve başka bir Yusuf gibi iyi niyetlerimi bir bir yargılayıp asacak olmam.’’
Ben Sevda. Hep yarım kalmış öykülerde gezinip durmuşum. Ne evlat olmuşum ne anne. Bir piç gibi oradan oraya savrulup kendimi yazılara vurmuşum. Hoş onu da olamamış tüm kapıların tokmağını burnumda bulmuşum. Eşikten bir adım bile attırmamışlar. Bazen ortaokulda başladığım yazı serüvenimi uzatmayıp, tam da orada bıraksaymışım diye düşünmüyor değilim. Adım yüzlerce şarkıya konu olmuş. Haberim yokmuş gibi davranmışım. Çünkü aşk kocaman bir kusurdur bilirsiniz. İçimdeki nar yüzlerce kez dürtülmüş ama benim üstümdeki gömlek beyaz değil siyah. Ellerinizi hunharca silseniz bile kiri belli etmeyen ama güneşe tutunca tozlarını savuran. Aşktan vazgeçtiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Oysa üzerinden yüzyıl geçmiş ve ben hala yarım kalmış sayfalarda yazarlık oynuyorum.
Sıradan bir gündü. Yine yazmaya başlayıp bir türlü devamını getiremediğim sıradan bir gün. Gözümde uyku kalıntıları ve kolumda çarşaf izleriyle kalktım yataktan. Kahvemi alıp balkona çıktım. İki fırt çekmeden devam edemezdim yazmaya. Bilirsiniz en yaratıcı zamanlar aç karna içilen kahve ve sigaradan sonradır. Benimle beraber gün de yavaş yavaş açılırken her zamanki taksiden indiler. Ve yine her zamanki gibi ayakta duramayan adama baston olmuştu kadın. Adam eve kadar dayanamayıp bahçeye kusmaya başlayınca, kadın okkalı bir küfür savurdu günün tan ortasına. Sabahın kör sessizliğinde bir kilise çanı gibi yankılandı kadının sesi. Adam ağzını koluna sildi. Apartmanın kapısını zor da olsa bulup kadını takip etti sallana sallana. Bir fırt daha çektim. Islatıp küllüğe bıraktım elimdekini. Bir anda sanki şimdiye kadar kimsenin aklına gelmemiş, gelse bile yazamamış bir konu heyecanıyla doldum. Kalp atışım hızlanırken gözlerim parladı, derhal kaleme sarıldım. Ama masanın başına geçince kaybolup göğün yedi kat üstüne salındı gitti tabii. Zaman ve mekan algısını kaybettiğim anlardan biriydi bu da. Neredeyim, kimim, kimdeyim, nedenim. Kendimin karşısında olsaydım iki tokatla getirirdim kendimi kendime de kafamı iki yana hızlıca sallamakla yetindim. Gözüm bir başka yarım sayfaya ilişti:
‘’Gün sonunda kendini l koltukta tek başına halının desenlerini izlerken buluyor insan. Yediremiyor bu saçma yalnızlığı kendine. Yediremiyor bunları fark etmeyi bile. Ay ışığında birtakım gölgeleri benzetiyor bi’ şeylere. İçindeki gölgeleri seçmen ne kadar zorsa o da o kadar zor geliyor. Aslolan gölgeler değil biliyorsun. İçinde büyüyen kocaman bir ıssızlık. Bi’ süre sessizlik. Sonrası yine düşük bir göz kapağında yenildiğinin izleri.’’
Oturduğum yerden karşı apartmanı görebiliyordum. Kadın ışığı açıyor. Belki de adam, onu bilemiyorum. Çünkü ayağa kalkmadan sadece dairenin tavanını görebiliyorum. Elimi attığım bir diğer sayfa öncekinin devamı olabilirmiş aslında ama farklı gecelerde yazılmış muhtemelen. Hangi arabesk gecenin sonunda kim bilir diye söyleniyorum:
‘’Sevilmedik mi hiç be diyorsun. Fısıldıyorsun ya da içinden geçiriyorsun bunu ama bir çığlık gibi büyüyor bu zamansızlıkta. Ne kadar büyüse de ertesi günün doğumunda eriyor bir kar gibi. Kar gibi olsan yine iyi diyorsun. En azından su gibi akarsın ama unutuyorsun hiçliğini a canım benim. Sen yoksun. Olsan böyle olur muydun, bu satırlarda kaybolur muydun?’’
Olmuyor işte, yine toparlayamıyordum yazıları. Tıpkı hayatım gibi aklım da kaldırılan bir pazar yeri sonrası gibi. Anneannemin karışık bir odası vardı. Diğer odaları adeta askeri nizamdaydı ve komutan olarak başımızda dururdu. Kalktığımız zaman kanepedeki örtü ola ki düzeltilmemiş olsun. Hastalık derecesinde titiz olan bu kadın nasıl bir odayı bu halde bırakırdı anlam veremezdim hiç. Karmakarışıktı ama ne zaman bir şey istesek şıp diye bulup getirirdi, şaşırırdım. Kapıyı kilitlediği zaman orası evin bir odası değildi artık, sonradan anladım. İşte hayatım boyunca o oda gibiydim ben de. Hem eve ait hem değil. Karmakarışık. Ama ben anneannem gibi şıp diye bulamadım hiç istediğimi. Ve kapım olmamıştı hiç galiba.
Balkona çıktım yine. Adamla kadın kavga ediyorlardı. Kadının söylediklerini anlamak için duymaya gerek yoktu. Adam biraz kendine gelir gibiydi. Kadına attığı tokattan anladım. Neden perdeleri hiç kapanmıyordu ki bunların? Her şeye şahit olmak bir yüktü. Kadın hızlıca mutfağa koştu elinde büyük bir bıçakla odaya döndü. Adam kadının arkasına sakladığı bıçağı göremiyordu ama ben görüyordum miyop gözlerimle bile. Adam yatak odasına geçmek için ayaklanınca kadın arkasından bıçağı sapladı. Korku filmi izliyormuş gibiydim. Sesler kulağıma yetişemiyordu ama duyuyordum. Kadın bıçağı defalarca saplayıp çıkarıyordu. İçimde hem korku hem kadının iç sesi yeter diye yankılanıp duruyordu. Kadın işini bitirince tekrar mutfağa gitti. Ellerini mutfaktaki lavaboda yıkayıp kendine bir kahve koydu. Rahat halleri beni daha da korkuttu. Kahvesini alıp balkona çıkınca sanki göz göze geldik. Gözlerimi kısıp bakıyordum ama şahitliğim bilinsin istemedim. Ne yapacağımı bilemeden içeri kaçtım. Dışarıdan gelen araba sesiyle tekrar balkona koştum. Her zamanki taksi. Karşı balkona bakamıyordum. Taksiden adam sallanarak indi kadının yardımıyla. Kalbim yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Bir karşıya baktım bir kadınla adama. Adam bahçeye kusmaya başladı. Kadın okkalı bir küfür savurdu sabahın sessizliğine. Apartmana girdiler. İçeriden gözlüğümü kaptım. Karşı dairenin perdeleri kapalı ama balkon kapısı açık. Ve balkondaki masada dumanı havaya karışan bir kahve fincanı.