© 2025 Kulta.
Müjdat Güven İnceleme, N°4 / Kusur
Bu bir kusur güzellemesi değil,
kusursuzluk iddiasına tutulmuş kör kötülüğe bir itirazdır.
İnsan kusurdur. Kendi içine çöken bir çatlaktan, başkasının gözünde büyüyen bir eksiklikten, zamanın kabuğunda açılan ince bir yaradan ibarettir. Kusursuzluk diye bildiğimiz şey, belki de herkesin kendi kusuruna körlüğüdür. Kimse kendini görmez, herkesin elinde başkasına doğrultulmuş bir ayna… Kusurlarımızı gizledikçe daha da büyürler, üstünü örttükçe daha da görünür hâle gelirler. İnsan, sakladığı kadar sızdırır kusurunu, kabullendiği kadar iyileşir ondan.
İnsan kusurdur.
Doğduğu toprağın lekesini alnında taşır
suların sakladığı bulanıklık kadar berrak,
dağın sustuğu kadar gürültülü.
Eksili doğar, yarımla büyür, fazlasıyla yorulur. Kusurun içinde de kusurdur insan… Bir yanı kırılgan, bir yanı aceleci, bir yanı da aklından önce yaralanmış. Bazen sesini saklar, bazen kalbini taşır, bazen de acısını kendinden bile gizler. Biz, tamamlanmamışlıktan yapılmışız. Tam doğmaz hiç kimse, her bedene eksik bir nefes, her dile kırık bir hece düşer. İnsan, payına eksikle yazılır. Biz eksikle yürürüz. Nenenin ahında yoğrulur, babanın sustuğu yerden büyürüz. Kusur, bedende değil insanın kaderine iliştirilen düğmedir.
Görünen çamurudur insanın,
asıl hikâyeyi toprağı anlatır.
Belki de kusur, insanın kendine sakladığı bir sırdır. Kimimiz saklı bir öfke, kimimiz yarıda kalan bir söyleyiş, kimimiz de söyleyemediğimiz için bir ömür ağırlık taşırız. Kusuru bilmek cesarettir. Bile bile sevmek ise özgürlük. Çünkü insan kusuruyla insandır, kusursuz olan yalnızca tamamlanmış, yani artık değişmeyen şeydir. Ve değişmeyen, yaşamaz. İnsanın en büyük özgürlüğü, tamamlanmama hakkıdır. Eksik kalmak. Kabul ettikçe rüzgâr alır, iyileşir, kabuk tutar. Kabuk da kusurdur, bir zamanlar acının geçtiğini unutmamak için bedenin tuttuğu bir not belki.
Kusur bizi birbirimize benzemez kılmaz, aksine aynı kırılganlıkta buluşturur.
İnsan kusuruyla sevilir, kusuruyla sınanır, kusuruyla affedilir. Ve belki de hayat dediğimiz şey bir kusurlar uzlaşmasıdır; kendimizle, başkalarıyla, geçmişimizle, hatalarımızla, babalarımızla…
Her insan kusurdur da…
ya her kusuru gören?
Kusursuz olduğunu sanan, kusur dağıtır. Yalnızca eksikleri toplamakla meşgul bir göz, kendinden kaçmaz mı? Kusur arayan, kusuruna dokunmaya korkan değil midir? Bakan gölgeyi görür, yaşayan yolu. Dağ, uzaktan bakana sadece taş. Yakın duran, kuşun nereden üşüdüğünü bilir. Oysa kusurumuz bizim çoğu zaman sevgiyle ehlileşmeli. Bir çocuğun çamura bulanan avuçlarındaki neşeye yahut bir kedinin yaralı patisine uzanan ürkek şefkate benzeyen…
Yine de kusurumuzu bilmek ağırdır. İnsan, kendi yanlışını taşıyınca kamburu büyür sandığı için…Oysa insan, kendi kusurunu taşıdıkça dikleşir, çünkü yükü değil kendini tanır.
Kusursuz olan yalnızca hareketsiz taş. Yaşamaz, değişmez, öğrenmez.
Taş, tamamdır; ama tamamlık, ölü şeylere yakışır. Biz tamamlandıkça eksik kalabildiğimiz kadar diri, yanlış yapabildiğimiz kadar yolcuyuz. Değişmek, kusurun nefesidir. Taş gibi duran, kaya gibi ezen, değişmez, dokunulmaz kusurların tümü ya ölüdür ya kutsanmıştır.
Ve bir baba vardır, baba da kusurdur… Sessizliğiyle, hesabıyla, gizlediği teriyle.
Oyuncak eksiltir, kışı çoğaltır, gurbet büyütür. Düşmekten utanan bir diz, çocukluğun saatinden sarkan bir susma. Çocuk bunu kusur sanır: “Niye az konuşur, niye az verir?” Büyür, ekmek el değiştirir. Anlar ki suskunluk, sevgisizliğin değil, ekmeğin utancının sesidir bazen, bazen kusur bir geleneğin adıdır. Söz, yoksulluğun boğazına düğümlenir. Kusuru diye bildiği şey, soğuktan kalma bir temkinmiş, en çok da bilmezlik…
Ama devlet ki çokça kusurludur, en büyük kusurudur belki insanın… O da bir “baba” gibi durur, soğuk, keskin, buyurgan. O da saklar. Ama onun sakladığı aşk değil, onun gizlediği hesap, bilmeden değil. Babalar yokluktan saklar, devlet adaleti varlığa kurban etmekten. Baba, açlıktan ve utançtan korunmak için susar; devlet, açlığın ve utancın kendisini büyütür diye. Devletler, farklıdır. Kusuru görünmeyendir, isteyerek yapandır. Kâğıt üstünde adalet, sokakta zulüm taşır. İnsanlar görür, her kusuru gördüğü gibi ama çoğu zaman tapınırlar, kurallara, inançlara, kağıtla yazılmış adalete ve devletlere. Devletin kusuru, zulmü ve boşluğu, gözlerin önünde durur ama kimse bakmaz. Çünkü kusurudur, kendilerinin. Tapınmak insanı kör eder, kusurun üstünü örter, zulmün sessizliğini kutsar.
İnsan gibi, insanın yarattığı her şey de kusurludur. Kusur sadece bireyde değil, dışarıda da yapılarla örülmüş gövdelerde dolaşır. Kusur bizden çıkar, sonra geri döner ve dünyayı keskinleştirir. Değerler, ölçüler, birimler, devletler, yasalar, inançlar… Hepsi yanlış yapar. Bazen babalar gibi bilmeden, bazen de devletler gibi isteyerek. İnsan, kusurunu taşıyabildiği kadar insandır. Devletler, yasalar, değerler de kusurunu görüp, kabul edip değişebildiği kadar adil. Kusurlarını görebildikçe insanın yanında durur, kusurunu büyüttükçe karşısında ve zalim.
Devletler bazen bir tapınak gibi yükselir, yasaklarıyla, güçle ve körlükle örülmüş duvarlarıyla. Her hareketi hesaplıdır. Yaptığını göstermek, göstermemek, susturmak ve yüceltmek arasında sürekli bir ölçüyle yaşar. Toplum ise, babayı kutsayan bir tapınak kadar sarsılmaz görünen ama içine bakıldığında kusurlarıyla dolu bir imgeler ağıdır. Bazen devlet en fazla olduğu yerde en eksiktir. Varlığı sadece askerle ve marşla temsil ediliyorsa… diğer her şey eksiktir. Eksik yollar, eksik sağlık, eksik eğitim… ve eksik adalet.
Bana sorarsan en büyük kusuru devletlerin; kusur sayması bütün farklılıkları… Korkmaları da bundan, zulümleri de. İnsan kusur yapar, öğrenir. Devletler kusur yapar, öğrenmez. Ve öğretmez, yasa diye mühürler insanın yarasını. Toplum kusur yapar, töre diye dayatır. Devletler sınır çizer, harita diye kanatır.
Kabuk, yaranın geçtiğini değil geçerken ne bıraktığını gösterir.
İnsan kusuru kabuk gibi taşır -hafıza- olsun diye
Devlet kusurunu taşla örter -unutulsun- diye.
Kusursuz olan yalnızca hareketsiz taş. Değişmez; değişmediği için ölür. İnsan değiştikçe büyür.
Biz kusuruyla birbirini tanıyanlarız; sızıdan anlaşan, kabuktan okuyan. Sistemler kendini kusursuz ilan ettikçe insanı eksiltir. İnsansa eksildikçe çoğalır; çünkü eksik, nefesin sürmesidir. İnsan kendi yarasını kabul etmezse acımasız olur, devlet kendi kusuruyla yüzleşmezse zalimleşir. Adalet, kusurunu bilen elin güzel görmesidir, zulüm ise kusursuz olduğunu iddia edenin körlüğüdür. İnsan insanın kusuruna yaslanmasa hayat bu kadar onarılmazdı, devlet yurttaşının kusuruna ve farklılığına yaslanmayı öğrense, bu kadar eza, bu kadar korku ve bu kadar sahte mükemmellik gerekmezdi.
Belki de insan, kusurunun gölgesinde değil, kusurunun ışığında yaşar. Kendi karanlığıyla yüzleşen, başkasının gölgesini büyütmez. Kimseye baba kesilmez ve inanmaz birlik ve beraberliğe en çok muhtaç olduğumuz tüm hallerde, kendi adıyla bir tokmak inmesi gerektiğine başka başlara. Çünkü bilir ki herkes eksiktir ve herkes kendi eksikliğiyle, diğerinden farkıyla insandır.
Yasalar, devletler, ideolojiler; hepsi özünde kusurludur ve onlar ne kadar diretse de yaşamak için değişmez bir kusursuzluğa bürünmekte, yaşadıkça değişmek zorundadırlar.
Değişmeyenler yalnızca zulüm,
o da taş gibi
sert, tamam, ölü…
Eksik iyileştirir.
Eksik öğretir.
Eksik hatırlatır. Eksik …
Ve kusur, karanlık bir gölge değil,
ışığın nereden sızdığını fısıldayan çatlaktır.
Kusurunu bilmeyen; kusur keser, baş keser, dil keser. Kendi eksikliğini kılıç sayar.
Ve unutulur ki en keskin şey, hakikati taşıyan yaradır, ne kadar meçhul olursa olsun faili.
İşte o vakit bakarız biz o kusura!