Masadaki fotoğraf makinesine bakıp, bizim zeytin ağaçlarının fotoğrafını da çekermisin. Büyük pahalı makinelerden seninkisi çok güzel çeker bunlar, dedi.
Tabiki, dedi. Kendini değil de zeytin ağaçlarını çekmesini istemesine şaşırarak.
Önüne konulan kahvaltılardan azar azar yedi. Günlerdir uykusuzdu ve gözaltlarından belli oluyordu. Ekmeği dilimlerken dünyanın en ağır işini yapıyor gibiydi. Ne kadar belli etmemeye çalışsa da kahveci Zebur Amca fark etmişti.
Kaç gündür uykusuzun diye Cabir’e sordu.
Yola çıktığımdan beri böyleyim. Bazen geceleri gökyüzü çok güzelse yıldızlara bakar onların fotoğrafını çekerim bazen gün doğumunu beklerim. Güneşin doğuşunu çekerim. Birkaç saatlik uyku yola devam ederim,
Önüne koyulan kahvaltılıklardan yalnızca yeşil zeytinlere dokunmadı. Zebur Amca’nın ısrarlarına rağmen zeytin sevmediğini söyledi. Kahvaltı için çok teşekkür etti.
Güneşi köyün tenini ısıttı gezelim ister misin diye sordu, Zebur Amca.
Olur dedi, Cabir. Fotoğraf makinesini de sol omuzuna attı. Zebur Amca ile kahvenin önünden köyün içine kadar yürüdüler.
Birkaç ev geçtikten sonra gırnata sesini duydular.
Gırnatacı Rençber, dedi Zebur Amca. Sandıktan çıkardı ahiretlik dostunu. Eski düğünlerimizde hep çalardı. Mendiller havaya kalkar onun çaldığı gırnata ile göğü yanaklarından öperdi.
Savaşa kadar, dedi Cabir.
Evet, savaşa kadar. Silahlar, tanklar ve teninden başka insana benzeyen bir yanı olmayan yüzler. Yıkık dökük evler, barut kokusu ve yalnızlık. Savaş bize ölümü, yokluğu öğretmedi sadece yalnızlığı da öğretti. Herkes uzaktan sever barışı ama kimse sarılmaz ona. Biz toprağa gömdüklerimiz kadar yalnızlığımızın da yasını tuttuk.
Rençber, gırnatayı o günler için mi çalıyor?
Yok, dedi Zebur Amca. Zeytin ağaçları için çalıyor. Hani yalnızız demiştim ya. İşte o günlerden biriydi. Eyyam Komutan vardı. Sanki şeytan yeryüzüne inmiş ve bizim köyde geziyordu. Savaş bitecek demişlerdi. Bundan sonra geride kalanların ölmeyeceğine sımsıkı sarılırken o gün bizim zeytin ağaçlarımızı önce kesip sonra yaktılar. Sessiz bir çığlık nedir sorsalardı o gün o ateşin içinde yanan ağaçlar olduğunu söylerdim.
Bu cümle Cabir’e ağır gelmişti. Ne diyebilirdi diye düşündü ama bazı yaralara karşı susmak en doğrusuydu.
Suskunluğunu Zebur Amca bozdu.
Yıllar aldı sonra iyileşmek. İzdir kalır ansızın ağlatır, acıtır ama onlar büyüdükçe etimiz kanlanıyor. Ağaçlarımıza kavuştuğumuz için Rençber yeniden çalmaya başladı gırnatasını.
Cabir’in verdiği söz aklına geldi. Hemen fotoğraf makinesini çıkarıp, ağaçların fotoğrafını çekti. İlk fırsatta Zebur Amca’ya göndereceğine söz vermişti.
Yeniden kahveye gittiklerinde Zebur Amca ona beklemesini söyleyip içeriye girdi. Küçük bir bidon bastırılmış zeytinle geri döndü.
Biliyorum sevmezsin ama belki ailen yer. Buraların zeytinini başka yerde bulamazsın.
Cabir, teşekkür edip, zeytini bagaja koydu. Cabir, sarılamadı ama Zebur Amca’nın elini sıktı. Birbirlerine gülümsemelerini bıraktılar.
Cabir yol boyunca aklı hep bagajdaki zeytindeydi. Yüreğinin kamburu ile yıllar sonra birlikte yolculuk yapıyordu. Hem de kendi evine.
Onu bu yolculuğa sabahladığı geceler, uykusundaki ansızın bağırmalar ve o ses getirmişti.
Eyyam Komutanın sesi.
Asker! Kesin bu ağaçları sonra da yakın. Buralarda külden başka bir şey kalmayacak.