menu Menu
Tashih: Yazarına Sorulsun
Çünkü biliyorum. Ben başkalarının tekrarlarını düzeltirken kendi içimde yıllarca aynı cümleyi tekrar ettim: “Asla başarısız olamazsın.” Kendi taslağını yerden yere vuran, onun canına okuyan editör yine bendim. Her düzeltme girişimim bir linçe dönüşmüş, her kusur arayışım içimde başka bir deliği büyütmüş.
Didem Gürhan N°4 / Kusur, Öykü
Rüyalarım Önce Edebiyatta Kusurlu Hareketler Sonra

Saat 03.57. Bedenimin taşıyamayacağına karar verdiği başım, masanın üstündeki kâğıtların üzerine düşmek üzere. Kırmızı kalemin mürekkebi parmaklarımda; dışarıda köpek uluması dışında neredeyse hiç ses yok. Bitsin diye zorluyorum ama yarın sabah aynaya baktığımda gözaltlarımdaki morlukları görünce şu ana dönüp söveceğimi biliyorum. Virgüller, tekrarlar, gözümün önünde uçuşan “sil”ler… Al işte, aynı cümle iki kez tekrarlanmış.

Normalde gözüm affetmez böyle bir şeyi. Tekrarı görünce içimde bir yer seğirir, sanki biri kulak mememi acıtıyormuş gibi. Elim refleksle kaleme gider: çiz, sil, düzelt. Ama bu gece parmaklarım kıpırdamıyor. Belki de ilk kez, bir cümlenin kendini iki kez söyleme ihtiyacına tahammül ediyorum. Belki de ilk kez, bir hatanın aslında hata olmayabileceği ihtimali düşündürüyor beni.

Çünkü biliyorum. Ben başkalarının tekrarlarını düzeltirken kendi içimde yıllarca aynı cümleyi tekrar ettim: “Asla başarısız olamazsın.” Kendi taslağını yerden yere vuran, onun canına okuyan editör yine bendim. Her düzeltme girişimim bir linçe dönüşmüş, her kusur arayışım içimde başka bir deliği büyütmüş.

Kâğıdın üzerindeki çift cümleye bakarken fark ediyorum: İnsan bazen kendini aynı yerden yüz kere yaralıyor da adı “tekrar” bile olmuyor. O buyurgan cümlenin “Asla başarısız olamazsın.” talimat değil, tehdit olduğunu anlıyorum. İşimdeki kusursuzluğu bana öğreten de o tehditti zaten.

Peki şimdi niye bu cümleye takılıp kaldım? Niye üzerine o çizgiyi bir türlü çekemedim? Zamanında yanlış yere konan bir nokta uykularımı az kaçırmamıştı. Çizip atmak için hamle yapıyorum, az önce elime bulaşan mürekkebin tükendiğini fark ediyorum. Yıkasam da çıkmaz bu. Çekmeceleri karıştırıyorum, rengârenk kalemlerin arasından bir kırmızı daha buluyorum.

Saçımdaki lastiği çıkarıyorum. Saç köklerimi parmak uçlarımla yokluyorum, gözlerim kapalı. “Yoruldum ya,” diyorum içimden, “ondan bu fazla hassasiyet.” Kimlerin yanlışlarını düzelte düzelte kendimi buraya getirdim? Sen kimlerin yarım yamalak cümlelerini toparlayıp yolladın kızım?

“Tamam,” diye fısıldıyorum kendime, “şimdi toparlıyoruz.”

Saçlarımı yeniden bağlıyorum, sandalyede dikleşiyorum.

Kalemi elime alıp hop diye çizgiyi çekeceğim.

Tam o anda… bir suç işlemiş çocuk gibi sarsılıyorum. Sanki masanın altına girip ağlamak isteyen o eski hâlime geri dönüyorum. Ama ağlayamıyorum. Güçlü olmaya o kadar erken yaşta karar verdim ki, gözyaşlarım bile virgül gibi kullanılır oldu, yerini yanlış seçersem tüm anlam bozulur diye ödüm kopuyor hâlâ.

Havada akşamdan kalma kızartma kokusu ile yumuşatıcı kokusu asılı. Birinin telaşı, birinin rahatlığı… İkisi de boğazıma çörekleniyor sanki. Taze bir nefese ihtiyaç duyuyorum. Camı biraz aralıyorum. Oh… Göğsüm genişliyor.

Yaprak kımıldamasa da hava inceden inceye ısırıyor kollarımı. Hem üşütüyor hem ayıltıyor. Sanki dışarıdaki serinlik bile bana diyor ki: “Hadi kızım, bırak azıcık.”

Ama çok sürmüyor. İçimde yine bir ürperme… Camı kapatıyorum.

Masaya dönüyorum. Ayaklarımı altıma alıp sandalye üstünde bağdaş kuruyorum.

Tekrarlanan cümleye bakıyorum.

Parantez açıyorum:

“Redaktör: Bilinçli bir tekrar mı, yazarına sorulsun.”

Bir an duruyorum. Sahi bilinçli miydi? Gerçekten mi bilmiyordum yoksa yıllar önce biri çoktan kulağıma eğilip o cümleyi aşılamış mıydı? Belki de bütün çocukluğum, içime sorulmadan yazılmış bir metinden ibaretti. Ve ben bugün hâlâ onun tekrarlarını temizlemeye çalışıyorum.

O anda o eski ses, ikinci kez kâğıdın üzerinde parlıyor:

“Kusuruna yenilirsen kimse seni taşımaz.”

O cümle yıllardır omzumda…

Derin bir nefes alıyorum. Odanın az önce değişen havası, içimdeki düğümü biraz olsun gevşetiyor.

Kırmızı kalemin kapağını kapatıyorum. Çıkan o tok “çıt” sesi, odadaki uğultuyu bıçak gibi kesiyor.

Masadaki kâğıdı, üzerindeki o soruyla -Bilinçli bir tekrar mı?- öylece bırakıyorum.

Cevabı yarına kalsın. Ya da hiç verilmesin.

Işığı söndürüyorum.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up