© 2025 Kulta.
Figen Yıldız N°4 / Kusur, Öykü
Şebnem,
Bugün, gövdemin içinde ilerleyen çiğ bir sızıyla uyandım. Kulübenin duvarları henüz güneş görmemişti, pencereyi araladığımda dışarıda rüzgârın örselediği bir sessizlik asılıydı. Burası, zamanın dışına itilmiş bir cümleydi; bitmemiş, yarıda kalmış, bir yere ait ama hep dışta. Gece rüyamda adını bilmediğim bir şehirde yürüyordum. Caddeler tanıdık ama tabelalar silinmişti. Herkes Fransızca konuşuyor, ben hiçbirini anlamıyordum. Bir fırının önünde durdum, elimde bayat bir ekmek vardı. Kapıyı açtım, içeri girdim ama içerisi fırın değil, bizim kütüphaneydi. Amazon saçlı kadın, başını kaldırdı, “Yine geç kaldın.” dedi. “Sözcü gitti.”
Uyandığımda kalbim göğsümden sarkıyordu sanki. Bahçeye çıktım. Amazon saçlı kadın eski dergileri sınıflandırıyordu. Gözleri kızıla çalmıştı, sigarasının ucu parmaklarının kenarını karartmış. “Bugün hiç konuşasım yok.” dedi. Oysa konuşmasa da sesi etrafındaydı. Ben onun suskunluklarını da ezberledim artık. Sözcü ortalıkta yoktu. Masası boş, defteri kapalıydı. Matarası bile alınmıştı. İlk defa sabah onun sesini duymadan çekiç sesleri yankılanmaya başladı. Sonra herkes konuşmayı unutur gibi dağıldı. Kahve yapılmadı, çay da isteyen olmadı, çocuklar çimenlere basmadan geri çekildi. Lisa bana doğru eğildi:
“Bir haber geldi.” dedi.
“Ne haberi?”
“Henüz bilmiyoruz. Sözcü sabaha karşı kayalıklara gitmiş. Orada biriyle buluştuğunu söyleyen olmuş.”
“Kim?”
“Bilmiyoruz.”
Burada herkes her şeyi duyar ama kimse hiçbir şeyi tam olarak bilmez. Sadece sezeriz ve sezdiğimiz şeyler, çoğu zaman olup bitenden daha derindir. Sözcü’nün yokluğu bir boşluk değil, içeriye sızan bir gölge gibi. Herkes farkında ama kimse konuşmuyor. Kulübeme döndüm. Kitabımı açamadım. Sandalyem güneşe dönüktü ama sırtım hep rüzgâra karşı kaldı. Bahçeye yeniden çıktım. Kütüphanenin köşesinde, üç kitabın arasına sıkıştırılmış bir kâğıt parçası gördüm. Açtım. Tanıdık bir el yazısıyla yalnızca bir cümle yazılıydı:
“Burada kalırsan geçmiş seni yakalar.”
Bu cümle seni hatırlattı. Sen de hep geçmişin ayak seslerini duyar gibi yaşardın. Belki bu yüzden sık sık yer değiştirirdin. Ama biz burada, geçmişin ayak izlerini silebilmek için toprağı eşeliyoruz, gövdemizi kire buluyoruz, güneşte derimizi çatlatıyoruz. Oysa geçmiş toprağın altına değil, omuzlarımıza yerleşiyor.
Lea öğleye doğru geldi. Elinde çaydanlık, gözlerinde pus.
“Gece kalırsan uyanamazsın.” dedi.
“Ne demek bu?”
“Bazı geceler biz de uyanamıyoruz.”
“Kim uyanamıyor?”
“İlk gelenler… Başka yerlerde, başka hayatları olanlar… Onlar bazen sabahları hatırlayamıyorlar. Nerede olduklarını, kim olduklarını. Sonra tüm hayatlarını, adlarını… O kadar çok unutan oldu ki, artık isim sormuyoruz.”
Ben sustum. O pencereye döndü.
“Burada yaşayan herkesin başka bir adı var.” dedi. “Senin de.”
“Benim adım belli.”
“Burası öyle bir yer ki, en belirli şeyler bile zamanla çözülüyor.”
Gülümsedi. “Suyun altına taş attığında önce bulanır ya, sonra taş görünür. Buradaysa su hep bulanık kalıyor.”
“Peki neden kalıyoruz burada?”
“Çünkü bulanıklık da bir korunma biçimi.”
O günün akşamında Amazon saçlı kadın eski bir kitabın cildini söktü. Kitabın içinden bir fotoğraf düştü. Solmuş. Bir kadın, bir çocuk, deniz.
“Sen misin?” dedim.
“Hayır, bendim.” dedi.
Gece rüzgârla kulübeme döndüm. Uyuyamadım. Defterimi açtım. İlk sayfasına senin adını yazdım. Altına kendi adımı. Sonra yandaki boşluğa bir harita çizmeye başladım. Nehirlerin, kıyıların, dağların olmadığı, sadece boşlukların ve sessizliklerin olduğu bir harita. Bu haritanın ortasına, Sözcü’den kalan cümleyi yazdım:
“Burası bir sığınak değil. Burası bir yankı çukuru.”
Sabah olduğunda o haritayı kütüphaneye bıraktım. Amazon saçlı kadın bulsun istedim. Belki üzerine yazı yazar, belki bir başka harita çizer, belki unutur. Lisa, bahçede bana bakıp “Bu gece dönecek.” dedi.
“Kim?”
“Sözcü. Ama yalnız değil.”
Öğleden sonra yağmur başladı. Kütüphane kapatıldı. Kitaplar içeri taşındı. Çocuklar dizlerine kadar çamura battı. Kadınlar sobayı yaktı. Ben verandada kalıp ıslandım. Yalnızlık, içime yağmurla birlikte sızdı. Gece… Sözcü döndü. Yanında bir adam vardı. Adam konuşmuyordu. Üzerinde yırtık bir ceket, gözleri cam gibi. Sözcü onu bizim aramıza oturttu.
“Bu, Dilci.” dedi.
“Hangi dilin?”
“Sessizliğin.” dedi.
O geceden sonra sözcükler değişti. Bazı cümleleri söyleyemez olduk. Bazı adları unutmaya başladık. Çocuklar, oyunlarında yeni kurallar icat etti. Kitapların arasında kelimeler eksildi. Kütüphanede bazı kitaplar tek tek kayboldu. Lea sabah yanımda durdu:
“Dil bir yara gibidir.” dedi. “İçeriden kanar.”
Şebnem, burada her şey kanıyor. İnsanlar, defterler, sessizlik. Ben, o sabah haritasını çizdiğim sessizliği artık içimde taşıyorum. Belki bu yüzden konuşamıyorum. Bu yüzden, bu mektup bu kadar uzun. Eğer bir gün buraya dönersen, bil ki artık herkesin başka bir adı var. Sözcü, Dilci, Lisa, Amazon saçlı kadın, hatta ben. Sen de. Çünkü burası, geçmişin adını unutturur. Ama sesi kalır.
Mektubun ucuna bir düğüm attım. Bir gün gelirsen, çözersin belki ya da yeniden bağlarsın. Ertesi sabah herkes erken uyandı. Sanki bir şey olacakmış gibi. Ama hiçbir şey olmadı. Sözcü, Dilci’yle birlikte masa başında oturdu. Amazon saçlı kadın, onlara kahve getirdi, Lisa masanın ayaklarını bezle sildi. Kimse konuşmadı. Sadece bekledik. Dilci konuşmadı ama bakışı konuşuyordu. Gözleri gözlerimizin içine değil, arkamıza, içimizdeki kuyuya bakıyordu. Söz söylenmeyince bazı bakışlar bağırır, sen de bilirsin Şebnem. Bu adamın bakışı, sessizliğin bile üstüne bir örtüydü. Kütüphane o gün kapalı kaldı. Kitaplar duruyordu ama raflar sustu. Amazon saçlı kadın öğleye doğru defterini aldı, kapının eşiğine oturdu. Yazmıyordu. Kalemi elinde tutuyor, yalnızca deftere bakıyordu.
“Bazı cümleler yazılmaz.” dedi.
“Niye?”
“Yazılırsa kalır. Bazen unutmak için yazmamak gerekir.”
O öğleden sonra Lisa bana bir harita gösterdi. Dairesel bir çizimdi. Ortasında hiçbir yerin adı yazmıyordu.
“Bu harita neresi?”
“İçimiz.” dedi.
“Burası?”
“Dışımız.”
Bir dairenin içiyle dışı arasındaki çizgi, bazen bir hayat farkıdır. Burada o fark, sessizliktir. Sözcü, akşam saatlerinde yerinden kalktı. Matarasını almadı. Ayağa kalktı, Dilci de onunla birlikte kalktı. Kimseye bakmadan yürümeye başladılar. Ormana doğru değil, iskeleye. Lisa gözlerimin içine baktı.
“Gidiyorlar.” dedi.
“Nereye?”
“Hiçbir yere.”
O gece çok rüzgâr oldu. Dallardan sesler geldi. Kulübenin çatısı sızladı. Uyuyamadım. Kalkıp bahçeye çıktım. Amazon saçlı kadın da oradaydı.
“El yazısı değişince insan da değişir.” dedi.
“O ne demek?”
“Dil yalnızca bir araç değil. Bir yer. İçinde yaşarsın. Bazen o yer yıkılır.”
Sabaha karşı güneş doğmadan önce sessiz bir uğultu sardı evi. Sözcü geri dönmedi. Dilci de. Masaları boş kaldı. Lea, sabah çayı yerine ekşi bir nar kabuğunu kaynatıp getirdi.
“Artık kelimeler bozulmaya başladı.” dedi.
“Nasıl yani?”
“Bazı sözcükler başka anlamlara geliyor. Bazı anlamlar sözcüksüz kalıyor.”
“Ne olacak?”
“Bilmiyoruz. Belki yeni bir dil kurulur.”
“Kim kuracak?”
“Biz.”
İşte o an anladım Şebnem. Bu yer yalnızca sığınak değilmiş. Burası, çökmüş dillerin, ezilmiş sözcüklerin, bastırılmış hatıraların iç içe geçtiği bir toprakmış. O toprakta yürürken her adımın altı, bir başkasının unuttuğu bir cümleymiş. Sana bu mektubu yazarken kalemim titriyor. Çünkü sözcüklerin son hâlini bilmiyorum artık. Anlamları kayıyor. Yine de yazmak, benim hatırlama biçimim. Seni hatırlıyorum. Sıcak bir yaz sabahı, zeytin dallarının gölgesinde ayak parmaklarını toprağa gömdüğün anı. O zamanlar konuşmadan da anlaşırdık. Belki şimdi yine öyle olmalı.
Bu mektubu yazdığım defterin sayfaları bitmek üzere. Ama hikâyemiz bitmiyor. Bazı hikâyeler yalnızca zamanlar ötesinden seslenmek için vardır. Bazı mektuplar yalnızca düğüm atmak içindir. Senin elinle çözülmeyi bekler.
Sevgilerle,
Bir zamanlar olduğum kişi.