menu Menu
Ablamı Uğurlarken
Son duraktan hareket eder etmez tüm koridoru bir simit kokusu sardı, Halkalı’dan İstanbul’a girmişlerdi. Demli çay kokusu zorlu, uykusuz geçen dimağını yerine getirme telaşındaydı.
Ümit Ahmet Duman N°5 / Kış, Öykü
Sapiens'e Ölüm Önce Yoksullar Kışı Sevmez Sonra

Evden ailesinin uğurlaması ardından elinde bavulu, postane yanındaki aralıktan koşar adım kalkmasına on-on beş dakika kalan trene ulaşacakken, istasyon bir anda korkutucu bir karanlığa gömüldü. Göz gözü görmez, inat bu ya üzerine bir de sisle yüreğini ağzına getirmesine ramak kaldı. Zaten şu aralıktan çıkana kadar akla karayı seçmişti. Korkusunu ne annesine ne de kardeşlerine söylemiş, cesaretle kendini sokağa atmıştı ama bu kadarı da fazlaydı vallahi.

Evden keşke yalnız çıkmayaydı. Beline kadar battığı kar yığınlarında elinde bavulu ile ilerlemekte zorlanıyordu. Ama anne ya da babasının onu garda uğurladıktan sonra bu yokuşu çıkmaları, hiç ama hiç mümkün gözükmüyordu. O nedenle evden veda etmeleri yeterliydi, yerindeydi. Gara bata çıka ulaşma anıyla trenin yandan verdiği istim buharı görseliyle fokurdanarak, demirin demire çarpışıyla çıkardığı homurdanma ve mekanik sesleri eşliğinde, tekerleklerinden hareket öncesi zorlanma kıvılcımları saçarak mucizevi bir görüntü sunan kara trene yetişmek için koşuyor ama diz boyu kar onu engellere boğuyordu.

Cılız ışıklarıyla istasyon meydanını aydınlatma çabasındaki trenin siluetini şöyle böyle seçiyor, kapalı ve puslu pencerelerden sarktığını hayal meyal anlamaya çalıştığı trenin orta yerinden arka kısmına yürüyordu ki koltuk numarasına daha rahat ulaşsın diye bu arada karanlıkta ayağı takılıp düşmemesi için kafasından türlü dualar geçiriyordu. Dün babasının yeni aldığı ayakkabıları öğleden sonra başlayan, yirmi beş-otuz santim tutmuş karda gıcırtı yapıyor, ağır ağır yağan karlar yüzüne gözüne hatta biraz da ağzına doluyordu. Sabah ulaşacağı okulunun hayaliyle koltuğuna yerleştiğinde sıcacık kompartımanın sarıp sarmalamasına kendini bıraktı. Az önce yenmiş soğan kokusu zaten havasız kompartımanı, âdeta nefes alınmaz bir odaya çevirmişti. Bu daracık alanda sabaha kadar bu kokuyla nasıl sabahı edeceğini düşünürken iki kişinin karşılıklı sigaralarını yakışları, gecenin ıstırabının ilk düdüklerini çalıyordu.

Vagonların en ön kısmında olduğundan kalkış düdüğünü işitmesi üzerinden birkaç saniye geçer geçmez; dışarıdaki sise inat onu da içine alma telaşında ortamı beyaza boğan istim, dışarıyı göz gözü görmez hâle getirdi. “Lokomotifin homurtusunu gidermek isteyen, kömürle kızıl aç karnını kürekle doyurma çabasındaki Abdullah Gök ya da Remzi Bölükbaşı mıydı acaba?” diye geçirdi içinden. Kır bıyıklı Remzi amcasını getirdi gözünün önüne. Abdullah’ı ise bıyıklı mıydı diye düşündü, çıkaramadı.
Son düdük acı acı çaldı. Elinde bir tarafı yeşil, diğeri kırmızı işaret sopasıyla Mustafa Altay kalkış işaretini yapan sağ elini yukarı kaldırıp, yeşil kısmını makiniste çevirerek lokomotife yol verdi.

Aşağıda üç beş kadın, bir adam ve çocuklardan oluşmuş bir aile; kadınların dövünmeleri, ağlamaları ile dikkat çekiyordu. Çocukların ve erkeğin pek umurunda değil gibiydi, onlar el sallamakla yetiniyorlardı. “İyi ki de ailemin gelmesine izin vermemişim, ben de dövünürdüm anacılığımla karşı karşıya.” diye düşünerek sevindi.

Tren, ağır ağır etrafına beyaz balinaların suda çıkardıkları soluma seslerine benzer inlemelerle kıpırdayarak makinistin son düdüğü ile kalkışa geçti. Sağdaki su deposu ve geçit arkada kalır kalmaz yine sağda devam eden zifiri karanlık, Ergene Ovası’nı ortadan ikiye bölen Ergene Nehri üzerinde ayın yakamozlarının ışıkları parlamaktaydı. On-on beş dakikalık bir yolculuk sonrası rayların kıvrıla kıvrıla yol açtığı, tak taka, taka tak, tak taka tak ses ritminde rayların görünmez olduğu yeni istasyona girişte kırmızı ışıkla bir süre duran tren; kısa bir an sonra sağlı sollu iki yandaki yeşil ışığın yanışıyla hareket etti.

Kompartıman camının önünden hızlı hızlı kırılarak geçen ışıkların ağaçlardan, binalardan, telgraf telleri ve demir yolu direklerinden, bacalardan yansıyan ışınları; hızın artış oranında büyüyordu. Işıkların gölgesi bir onun bedenini sarıyor, bir karşı koltukta oturan soğan ekmek yiyen komşularının… Sessiz filmlerde hareket eden figürleri anımsattı bu gölge oyunu ona. Tren yeni istasyona girişte acı fren sesiyle soğuk mu soğuk âdeta buzlanmış geceyi, içine sokulan bir kılıç gibi ikiye ayırdı. Fren sesiyle trenin hızının azalışını hissettiler, tik taklar 78 devirden 33’e dönmüş plak gibiydi. Peronlarda kalabalık grupları; ellerinde bavullar, sırtlarında, yanlarında denkleriyle bekleşen insan gruplarını, cılız direk ışıkları altında kar atışlarının suratlarını jilet gibi keserken gördüler. Hemen hemen her istasyonda benzer tuvallere bakar gibiydiler.

Sabaha karşı istasyon istasyon durarak müşterilerini bırakan tren yavaş yavaş boşalmaya, genelde sevimsiz bir hâl alan doğal sessizliğine gömülüyordu. Ne de olsa trenin aksesuarları da yolcularıydı.

Sabahın ışıklarıyla camlardan artık güneşin ilk ışıkları göz kırpıyor; duraklarda durdukça dışarıda alçacık çatılı, barakamsı duraklar, sağında solunda eşinerek kahvaltılarını arayan tavuklar, horozlar, miskin miskin yatan köpekler…

Son duraktan hareket eder etmez tüm koridoru bir simit kokusu sardı, Halkalı’dan İstanbul’a girmişlerdi. Demli çay kokusu zorlu, uykusuz geçen dimağını yerine getirme telaşındaydı.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up