menu Menu
Yoksullar Kışı Sevmez
Kış, toplumcu gerçekçi eserlerde sınıfsal bir duruşla öncellikle yoksullukla ilişkilendirilir. Çünkü doğa karşısında çaresiz kalan insan, sahip olduklarıyla korunur ve yaşar. 
Alihan Demir Deneme, N°5 / Kış
Ablamı Uğurlarken Önce Bazil Karaçur Olmak Sonra

Edebiyatta kış mevsimi üzerine bir şeyler yazmayı düşündüğümde aklıma ilk gelen ayrıntı, Yılmaz Güney’in “Zavallılar” filmi oldu. Tahliye olacak olan tutuklu, cezaevi müdürüne yalvarır: “Mart ayını içeride geçirelim. Bu kış kıyamette dışarıda ne yaparız?” Çünkü dışarısı soğuktur, açlıktır ve yalnızlıktır. Edebiyatta, sanatta ve sinemada çokça işlenen kış; buna benzer temalarla işlenegelmiştir. Toplumlar veya sanatsal eserler değişse de kışın getirdiği olumsuz hava pek değişmez.

Bu yazıda özellikle edebiyatta kışın neye denk geldiğine dair bazı örnekler vereceğim. Kış, toplumcu gerçekçi eserlerde sınıfsal bir duruşla öncellikle yoksullukla ilişkilendirilir. Çünkü doğa karşısında çaresiz kalan insan, sahip olduklarıyla korunur ve yaşar. Kış koşullarında bireyin durumunu gösteren en önemli veri, para ve güçtür. Zengin, kışın zorlu şartlarında konforlu ortamından çıkmazken yoksul; yığınlar, üretmek ve yaşamak için sokakta olmak zorundadır. Bu hâliyle kış, zengin için bir eğlence aracına bile dönüşebilirken fakir için bir sabır ve mücadele alanıdır. Bu hâliyle birçok eserde sınıfsal bakış açısıyla kış, ezilenler için bir ölüm kalım meselesidir. Kış, ne kadar negatif unsur varsa hepsiyle ilişkilidir: Yalnızlık, yoksulluk, kimliksizlik, açlık, zayıflık, kötülük, kaybolmuşluk, karanlık, işsizlik, hareketsizlik, ölüm, hastalık, uzaklık, kadercilik ve kedercilik akla gelen ilk çağrışımlardır.

Kültür sanatın her dalında görülen kış temasına sinemadan son bir örnek vererek başlayayım. Nuri Bilge Ceylan’ın  “Uzak” filmi ile Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” filmi, arka planda kışın soğuk olmasının ötesinde bireyin yabancılaşması, iletişimsizlik, kendine dönme, kendinle hesaplaşma, sessizlik, içsel yolculuk gibi güçlü temaların verilmesini kolaylaştırmaktadır. Arka plandaki soğukluk, bireyler arasındaki soğukluğu belirginleştirmektedir.

Dünya edebiyatına dönersek Fransa’da madencileri ve yoksulları anlatan “Germinal” adlı roman, kışın bitmesiyle toprağın ve insanın nasıl uyandığını anlatmaktadır.

“Şimdi, bulutsuz gökyüzünde gururla parlayan nisan güneşi; doğurmaya hazırlanan toprağı ısıtıyordu.”  Emile Zola, madencilerin devrim yapması için beklenen vaktin geldiğini kışın artık geçtiğini söylemek istemektedir. Çünkü sosyalistler nedense devrim için hep baharı uygun görürler.

“Suç ve Ceza”da Raskolnikov, Petersburg sokaklarında üşür ve sıcak bir evi olmadığı için hayıflanır. Soğuk kış gecelerinde zenginlere duyduğu nefreti daha da artar.Kış, âdeta karaktere onun yoksul olduğunu tekrar tekrar hatırlatan bir gerçektir.

Kafka, “Şato” adlı eserinde karlı bir köyü betimlerken bir yerden sonra Ferit Edgü ile ortak bir noktada buluşarak bireyin devletle bütünleşmesinin zorluğuna değinir. Kafka, ardından Prag sokaklarında yürürken bile paltosuna sıkı sıkıya bürünür.  Palto dedim de aklıma geldi. Petersburg, soğuk bir şehir olmasaydı Nikolay Gogol; “Palto” adında bir öykü yazabilir miydi? Kapitalizmin yarattığı bireylerde görülen nesne fetişizmine kadar giden bu açgözlülük ve sığlık, daha güzel nasıl bir eşyayla anlatılabilirdi? Geniş bilgi bakınız: Adalet Ağaoğlu “Fikrimin İnce Gülü.”

Nietzche söz konusu olduğunda toplumcu gerçekçilik devreden çıkar ve filozof, soğuğa başka anlamlar yükler. Filozof, kendini yüksel bir dağda soğukta fırtınada hayal ederken bunun insanın mizacını sertleştirdiğini ve arınma sağladığına vurgular. Ona göre insanın yüce bir ruha erişmesi için netleşmesi gerekir. İşte, o zaman cümleleri de gerçekçi olmaya başlar. Böylece soğuk ve gerçek arasında bir bağlantı kurar. Çünkü soğuk, acıtan ve uyandıran bir bıçaktır.

Jack London için kış, doğayla savaşması gereken dönemdir. İnsanın iradesinin sınandığı bir zaman diliminde bireyi doğada tek başına çırılçıplak bırakır. Bu liste böyle devam eder durur. Şimdi, biraz da yakınlardaki eserlere bakalım:

1950’ler sonrası edebiyatımızda çokça gördüğümüz köy romanlarında toplumcu gerçekçiler, kış boyunca yoksulluğu çaresizlikle örer ve ortaya çıkan sefaleti devletin yerleşik düzeniyle ilişkilendirir. Bu romanlarda çoğunluklazenginin sobası yanarken fakir, donmamak için çırpınır durur. Kar, Orhan Pamuk için günahları örten bir örtüye dönüşür Kars sokaklarında. Tezer Özlü için çocukluğunun soğuk geceleridir. Bu gecelerde dünyaya yabancılaşır ve her şeyden uzaklaşırken kendini tanımaya başlar. Kış bu anlamda kendinle yüzleşme dönemidir de. İnce Memed bu mevsimde ağalarla hesaplaşmasını ertelemek zorunda kalır. Ahmet Muhip Dıranas’ın sevdiğine kavuşmaması kar yüzündendir. Nazım Hikmet için karlı kayın ormanı, sürgündür.  Turgut Uyar, kıştan sonraya atar umutlarını. Sezai Karakoç “Kış dersi aldık zamandan, soğuğun terbiyesinden.” diyerek konuyu içsel hesaplaşmaya döker.

Berna Moran “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış” adlı eserinde 12 Mart Dönemi romanlarını incelerken buradaki karakterlerin edilgen bir özelliğine vurgu yapar. Edebiyatımızda birçok eserde de kış mevsimi geldiğinde karakter edilgenleşir. Bu dönemde karakter sessiz, uysal ve düşüncelerle beraberdir. Ferit Edgü, düşünce yapısını “Hakkâri’de Bir Mevsim”e sıkıştırırken kışın insan üzerinde yarattığı hapishaneyi de betimler. Ona göre kar, her şeyi durdurur ve yaşam geçici bir süreliğine donar.

Bitişi Ahmed Arif ile yapalım. Her ne kadar “Bir gülüşüne dört mevsim sığmış/ Dışarı da şimdi zemheri kışmış/ Kimin umurunda?..” dese de şair için kış, defalarca betimlediği bir metafordur. Bazen kardan demler çayı bazen memleketinin dağlarına bahar gelsin ister. “Kaç zemheri, kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.” diyerek kışın direngen havasını da şiire ekler. Bu yönüyle şair, kışı ve soğuğudirenmeyi daha görkemli hale getirmek amacıyla işler. “Otuz Üç Kurşun” şiirinde “Vurun ulan, vurun, ben kolay ölmem!”dediği yer, gözlerinin bir kere bile faka basmadığı, çığ bekleyen boğazlar ve karlı uçurumlardır.

Bu arada kışın kasvetinden sıkıldıysanız Tomris Uyar ile “Yaza Yolculuk” yapabilir, Mina Urgan ile yaz anılarına dalabilir, José Mauro de Vasconcelos ile güneşi uyandırabilirsiniz. Kalanı da artık “yaz” temasında yazarım.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up