menu Menu
Kristalize Bir Tanrısızlık ve Beyazın Mutlaklığı
Vasiyet, bir mülk paylaşımı değil; bir yokluk beyannamesiydi...
Didem Görkay N°5 / Kış, Öykü
Hiçlenmiş Övünç, Düşlenmez Suskunluk Önce Kim Var Orada? Sonra

Dünya o sabah, bir fanusun altına hapsedilmiş gibiydi. Kar, gökyüzünün yeryüzüne gönderdiği beyaz birer telgraf gibi yağıyordu; her tane her zamanki gibi birbirinden farklıydı. Kar sadece bir yağış değil, bir dilsizlik biçimiydi; her kristal, yaşanmış bir anın üzerini örten soğuk birer mühürdü. Yer çekimi sanki yön değiştirmiş, her şeyi aşağıya değil; o sağır edici beyaz boşluğa doğru çekiyordu. Nesneler artık ağırlıklarını yitirmişti: Her şey, bir hayaletin nefesi kadar hafifti.

Clara, babası Arthur’un yatağının kenarında otururken kışın sadece dışarıda bir mevsim değil, babasının soluk alışlarında hüküm süren bir işgalci olduğunu gördü. Arthur’un ciğerlerinden çıkan o son hırıltı, uzak bir kuzey denizinde devasa bir buzdağının çatlamasını andırıyordu. Ölüm, bu odaya bir Azrail gibi değil; bir kış misafiri gibi gelmişti: sessizce, parmak uçlarında ve dokunduğu her şeyi birer nesneye dönüştürerek. Clara, babasının elini tuttuğunda onun artık bir baba değil; bir coğrafya olduğunu fark etti: Üzerinde yolların kapandığı, haritaların hükümsüz kaldığı buzdan bir kıta.

“Bak!” dedi Arthur; sesi bir kar kristali kadar ince, şeffaf ve her an kırılmaya hazırdı. “Kış, ruhun bavullarını toplama vaktidir Clara. Tanrı da kışın hep tatile çıkar çünkü bu kadar beyazlığın, bu kadar keskin bir dürüstlüğün içinde O’na bile yer kalmaz. Işık o kadar saf ki yalanlar barınamıyor. Gökyüzü o kadar çıplak ki hiçbir kutsal hikâye orada asılı kalamıyor.”

Arthur son nefesini verip başı yastığın o yumuşak çukuruna gömüldüğünde odadaki sarkaçlı saatin tik takları bir anlığına durdu. Zaman, bir babanın yokluğuna nasıl tepki vereceğini bilemeyen şaşkın bir hayvana dönüşmüştü. O an Clara; babasının ölümünün sadece biyolojik bir duruş olmadığını, evrenin teolojik merkezinin yerinden kaydığını hissetti. Bir baba öldüğünde gökyüzü sahipsiz bir mülke, tavanı çökmüş bir katedral kalıntısına dönüşürdü. Eğer Tanrı, babaların ses tonunda gizlenen o sarsılmaz güven duygusuysa o ses sustuğunda, gökyüzündeki taht da buzdan bir kütleye dönüşüp okyanusun dibine çökmüştü.

“Ne kadar ironik!” diye düşündü Clara, babasının artık bir mermer kadar soğuk olan elini tutarken. “Bana her zaman ‘Tanrı her yerdedir, O en büyük sığınaktır.’ derdi. Oysa şimdi bakıyorum, Tanrı ne bu ölü sessizliğin hâkim olduğu odada ne de o bembeyaz ufukta. Babamın nefesiyle birlikte O da odadan sızıp gitmiş, pelerinini alıp soğuğa karışmış. Baba yoksa bu kışın ortasında bizi sıcak tutacak bir kutsallık masalı da olamazdı. Tanrı, babamın paltosunun cebindeydi; o palto şimdi bir ceset örtüsü, Tanrı ise bir evsiz.”

Ertesi sabah, kar fırtınası yorulmuş bir dev gibi soluk soluğa geri çekildiğinde dünya sahte bir cennetin dilsizliğine bürünmüştü. Clara, verandaya çıktı. Adımları karda derin kuyular açıyordu, sanki kendi geçmişini kazıyordu. Bahçenin en uzak köşesinde babasının her kış kuşlar için yem bıraktığı o eski, dökme demir fenerin rüzgârla devrildiğini gördü. Clara fenerin yanına diz çöktüğünde buzun şeffaf zırhı altında katlanmış, mühürlenmiş bir kâğıt parçası fark etti. Üzerinde titrek bir el yazısıyla “Clara İçin, Son Kışta” yazıyordu.

Vasiyet, bir mülk paylaşımı değil; bir yokluk beyannamesiydi:

“Sevgili Clara, bu kış her şeyi yanımda götürüyorum. Sana bırakabileceğim bir Tanrı kalmadı cebimde; çünkü O, bir babanın kızına verebileceği en büyük teselliydi. Ama şimdi gidiyorum ve bu soğukta seni bir yalanla ısıtmaya çalışmak, sana ihanet etmek olurdu. Tanrı, ben evdeyken vardı; ben kapıdan çıktığımda O da gökyüzündeki ışıklarını söndürecek. Sana sadece bu kışı, bu mutlak beyazlığı ve kendi başına ısınma zorunluluğunu bırakıyorum. Kendi ateşini yak Clara çünkü yukarıdaki o büyük baba da en az bu kar taneleri kadar sağır ve soğuktur artık. Gerçek olan tek kutsallık, senin bu soğuğa dayanma gücündür.”

Clara kâğıdı göğsüne bastırdı. Kar artık evin içine değil, ruhunun içine yağıyordu. Gökyüzü o kadar parlak bir beyazdı ki insanın gözlerini kör edebilirdi; tıpkı çıplak bir gerçeğin ruhu kör etmesi gibi. İronik olan şuydu: Babası ona Tanrı’nın yokluğunu vasiyet ederek ona aslında gerçeğin o devasa, sarsılmaz krallığını vermişti. Artık dua etmek zorunda değildi çünkü cevap verecek kimse yoktu. Artık korkmak zorunda değildi çünkü kaybedecek bir ilah kalmamıştı. Babasızlık, onun özgürlüğüydü; tanrısızlık ise onun haysiyeti.

Mart kapıya dayandığında dünya, o meşhur vaadini fısıldamaya başladı: Yeniden doğuş. Ama Clara için bu vaat, eski bir dükkân vitrinindeki modası geçmiş bir kıyafet kadar anlamsızdı. Kar eridiğinde altında sadece çamur ve çiğnenmiş otlar vardı. Karın örttüğü hiçbir şey geri gelmedi. Çiçekler açar ama babasız bir kızın dünyasındaki o sınırsız soğuk, güneşin ulaşamayacağı kadar derine işlemiştir bir kere.

Mutfaktaki saatin tik takları yeniden duyulmaya başladı ama bu kez bir şeyi saymıyordu, sadece bir boşluğu dövüyordu. Clara, babasının boş sandalyesine baktı. Sandalye artık kutsal bir taht değil, sadece dört tahta bacağı olan bir nesneydi. Nesnelerin üzerindeki o büyü bozulmuştu.

Bir evde baba öldüğünde eşyalar tanrısız kalmış mültecilere dönüşürdü ve Clara ilk kez bu mülteci kampında kendini evinde hissetti.

Tanrı öldü.” dedi Clara, bahar rüzgârına karşı. “Babam öldü. Ve dünya yine de dönüyor. Bu ne muazzam bir kayıtsızlık, ne muhteşem bir özgürlük!”

Clara, babasının her gün çeşitli notlar aldığı defteri eline aldı yeni bir sayfa açtı ve yazmaya başladı.

Yokluğun Geometrisi

Dünya bir kitaptır,

Kış ise onun en dürüst sayfasıdır.

Mürekkep donduğunda,

Yalanlar da donar.

Bir kız çocuğu babasının elini bıraktığında,

Gökyüzünün de elini bıraktığını anlar.

Çünkü baba, dünyayı yukarıya bağlayan o tek halattır;

Halat koptuğunda, Tanrı sadece boş bir parantez olur,

İçine hiçbir duanın sığmadığı.

Bize dendi ki: “O, seni asla terk etmez.”

Oysa kış, Tanrı’nın bir terk ediş biçimidir.

Kar, gökyüzünün yere attığı beyaz bir havludur;

“Yenildim,” der O, “Senin soğuğuna yetişemiyorum.”

Clara artık biliyor:

Isınmak için bir cennete ihtiyacı yok.

Cennet, babaların biz üşümeyelim diye ördüğü yün bir hırkaydı;

Hırka söküldü, ipler rüzgâra karıştı.

İroni şudur ki

Işık ancak her şey bittiğinde saflaşır.

Baba bittiğinde, Tanrı bittiğinde,

Geriye sadece kız çocuğu kalır.

Kendi ateşini kendi kaburgasından yakan,

Kendi kışında kendi güneşini yaratan.

Artık âmin demiyor,

Sadece yürüyor.

Çünkü biliyor ki

Ayak izleri, bir ilahın lütfu değil;

Kendi ağırlığının bu dürüst toprağa bıraktığı bir imzadır.

Kış bitti.

Tanrı bitti.

Clara yeni bir hayata başladı.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up