menu Menu
Apaçık Kıtalar Atlası
Çoğu zaman pusun dağılması, sınırların netleşmesi ve hakikatin tüm çıplaklığıyla belirmesi kurtuluş diye sunulur.
Mustafa Mutlu Deneme, N°5 / Kış
Ayaz Önce İnsan Anlatamadıklarında Saklıdır! Sonra

“Zaten görülen ve görülmeyen bütün düşler, bu karanlığın ta kendisi değil miydi?” diyor İhsan Oktay Anar “Puslu Kıtalar Atlası”nda. Bu cümle, karanlığı bir eksiklik gibi değil; bir toplam gibi kuruyor: Görülen düşler de görülmeyen düşler de aynı zeminden yükseliyor ve o zemin karanlığın kendisi. Karanlık burada sadece saklanan şey değil; düşüncenin, arzunun, korkunun, hatırlamanın ve unutmanın ortak ham maddesi. Bu yüzden gerçeklik, bütünüyle ışığa çıkarıldığında daha sağlam hâle gelmeyebilir; aksine dayanıksızlaşabilir. Bazı şeyler ancak bir perdeyle taşınabilir, bazı doğrular ancak bir dolayım üzerinden katlanılabilir olur. Karanlık, gerçeğin karşıtı değil; gerçeğin tahammül sınırı gibi çalışabilir.

Çoğu zaman pusun dağılması, sınırların netleşmesi ve hakikatin tüm çıplaklığıyla belirmesi kurtuluş diye sunulur. Ancak karanlıktan doğan belirsizlik, yerini parlaklığın ürettiği kör edici muğlaklığa bırakır. Sürekli teşhirin içinde erimek çok kolay. Her şeyin görünür olma zorunluluğu, anlamın da görünür olacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, görünürlük arttıkça seçme yetisi zayıflıyor; kanıt çoğaldıkça kanaat çoğalıyor; açıklık arttıkça sis kalınlaşıyor.

Bugün apaçık toplum, Foucault’nun panoptikon pasajındaki keskin tespitini bir kez daha doğrular: “Visibility is a trap.” Görünürlük bir tuzaktır; zira sadece bir dış gözetim mekanizması değil, kişinin kendi zihnini henüz düşünce aşamasındayken sansürlemesini sağlayan içsel bir düzenektir. Işığın şiddeti arttıkça bir özgürleşme illüzyonu yaratılır; oysa gerçekte ışık, davranışı hizaya getiren ve bireyi o parlak mimarinin içine sabitleyen görünmez bir disiplin aracından başka bir şey değildir.

Byung-Chul Han bunu iki cümlede çakar: “Transparency makes the human being glassy. There in lies its violence.” Camlaşmak, berraklaşmak değildir; kırılganlaşmak, teşhir edilmek, içi dışı aynı düzleme yatırılmaktır. Şeffaflığın şiddeti, insanı karmaşıklığından arındırmasında yatar: tereddütleri, çelişkileri, mahremiyetin karanlık payını. Her şeyin açık olması, her şeyin doğru olması demek değildir; çoğu zaman her şeyin ölçülebilir olması demektir. Ölçülebilirlik ise hakikatin değil, iktidarın dilidir.

Apaçıklığın pus üretmesinin bir başka yolu da temsilin çoğalmasıdır. Debord’un cümlesi bugün artık neredeyse gündelik bir deneyim: “All that was once directly lived has become me rerepresentation.” Yaşanan şeyler temsil yığınına dönüşür; temsil yığını büyüdükçe olayın kendisi değil etrafındaki tepkiler, ekran görüntüleri, seçilmiş kareler, puanlar ve yorumlar gerçeklik yerine geçer. Böyle bir ortamda hakikat, çıplak biçimde değil dolaşım kabiliyeti yüksek biçimde ayakta kalır. Pus burada karanlık değildir, gürültüdür: Çok bilgi, çok görüntü, çok yorum, çok hız…

Apaçık çözümlerin basitliğini insanın kaldıramaması, çoğu zaman zekâ meselesi değil; sorumluluk meselesidir. Hannah Arendt’in “Eichmann” okumasında altını çizdiği şey budur: “It was a sheer thoughtlessness — something by no means identical with stupidity — that predisposed him to become one of the greatest criminals of that period.” Düşüncesizlik, kötülüğü sıradanlaştırır; sıradanlık ise insanın kendini temize çekmesini kolaylaştırır. Basit olan; yani durup düşünmek, alternatif görebilmek, payını kabul etmek, tam da bu otomatiği bozar. Bu yüzden basit çözüm, bir bilgi cümlesi değil bir karakter testidir.

Işık çoğaldıkça sisin azalacağı sanıldı. Oysa tam tersi de mümkün: Işık, kendi gölgesini üretir. Bildirimler zamanı ufalar; düşünce, sürekli dürtülen bir hayvana döner. Sayılar dünyayı “anladım” diye mühürler; ölçüye sığmayan şeyler kenara itilir, adını bile kaybeder. Güvenlik, kapıyı kilitlemez; kapıyı açık tutup eşiğe bir kontrol koyar. İtibar, insanı başkalarının bakışına teslim eder; puanlanmak, yavaş yavaş itaat etmektir. Ve en kalıcı unutma, arşivin içinden gelir: Her şey kaydedilir, hiçbir şey hatırlanmaz; çünkü kayıt, hatırlamanın yerini alır.

Geriye, apaçık görünenin ardındaki seçimi fark etmek kalır: Neyin öne alındığını, neyin geriye itildiğini, hangi çerçevenin dünyayı “doğal” gösterdiğini…

Sonuçta pus bir eksiklik değil, bir teknik hâline gelir. Dün tünellerdeydi, bugün arayüzlerde. Dün yeraltı diliydi, bugün şeffaflık dili. Dün saklıydı, bugün sergileniyor gibi. Bu yüzden apaçık olanla ilişkimizi değiştirmeden, sadece daha fazla ışık yakarak ilerleyemeyiz. Çünkü ışık, hakikati kendiliğinden ortaya çıkarmaz; çoğu zaman hakikatin üstüne yeni bir kurgu kurar, yeni bir masal çizer. Çünkü “Puslu Kıtalar Atlası”nda da denildiği gibi “Dünya bir düştür. Evet, dünya… Ah! Evet, dünya bir masaldır.”


Önce Sonra

keyboard_arrow_up