menu Menu
Vişneden Hallice
Belki de sürüldüm. Sürülmek istedim ya da. Sol yumruğumu havada tutmanın suç olduğunu bilmem yeterli oldu.
Sevcan Deniz N°5 / Kış, Öykü
Kirli Beyaz Önce Behçet Çelik: Edebiyatı insanı anlamanın bir yolu olarak düşünüyorum. Sonra

Her gün kendime aynı soruyu soruyorum. ‘Ben neden buradayım?’ Kuşların kanatlarının donduğu, kervancıların yolunu değiştirdiği bu yerde, ben ne kaybettim ki aramak için buralara düştüm? Düştüm mü, düşürüldüm mü? Yoksa sadece kaçtım mı? Uçsuz bucaksız bu beyazlığın ortasında üşümeyi nasıl unuttuğumu bilmiyorum. Kendimi mi kaybettim yoksa insanları mı yok ettim? Kaçtığım herkesi bir bir öldürdüm ya da tam tersi. Öldürdüğüm herkesten bir bir kaçtım.

Öğrenciyken kar tatilini dört gözle beklerdim. Öğretmen oldum sizin yere göğe sığdıramadığınız büyükşehirde. Yine heyecanla bekledim o tatilleri. Evde kalmanın, kalabalığa karışmayacak olmanın verdiği huzur çok az şeyde vardır herhalde. Çocuklarımı bu ruhsuz ve huzursuz kalabalığın dışında tutuyorum tabii ki. Onların gülüşmeleri bayramlarda gözümüzün aradığı Ender marka çikolata tadında gelir hep. Dağıtıldığı evin tespit edilip, deli fişek şeker grubuna haber uçurma gibi heyecanları taşıyan o fındıklı çikolata. Şeker toplayan son nesildenim. Ve şeker dağıtan tarafa geçince anladım ki Ender’in de eski tadı yok. Tatil açıklamasını akşamdan almış olmanın rahatlığıyla yayılırken kapı çaldı. O kara kışa rağmen adalet peşinde olan aynasızları görmek şaşırtmadı desem yalan olur. Tabii yine yanlış kapı çalınmıştı orası ayrı. Beni kibarca evimden alıp ağırladılar. Babam artık yokmuş. Uğruna bizi bırakıp gittiği kadın tarafından bir tan vakti arkasından bıçaklanmış. Kadın sabahın sessizliğine bir küfür savurmuş ve bir kilise çanı gibi yankılanmış o sessizlikte. Öyle diyorlar. Buna rağmen beni suçlamış. Tabii ki aklandım ama babamın öldürülmesinden sorumlu tutulduğum bu şehirde daha fazla kalamazdım artık, kalmamalıydım. Ben yapmadım, ama keşke ben yapsaydım diyen bir adama dönüşmeden önce gitmeliydim. Düşmeliydim yollara, kaçmalıydım bu illet kalabalıktan. Ve kalmadım. Ve gittim. Ve düştüm. Ve kaçtım.

Belki de sürüldüm. Sürülmek istedim ya da. Sol yumruğumu havada tutmanın suç olduğunu bilmem yeterli oldu. Sloganlarıma iliştirdim veda sözcüklerimi. Lakin kurtuluşa kadar savaşmak benlik değildi. Sadece olmadık zamanlarda olmadık yerlerde bulunmak gibi şanssızlıklarım oldu, ben de değerlendirdim. Tıpkı iki sene önce hesaba param yetmediği için benliğimi emanet bıraktığım meyhanedeki gibi. Sonradan gidip alacak ne yüzüm oldu ne de yüzlüğüm. O gece bir yüzlüğüm daha olsaydı asık yüzüm vestiyere bıraktığım montumun fermuarına sıkışmazdı. Yaka paça dışarı atmasalardı belki bulaşıkları yıkamayı teklif edebilirdim ama doğum günü kutlamak için gelen kalabalığın benden üstünlüğü vardı. Ben kendi köşemde demleniyordum sakince. Kalabalık grubun girişiyle sessizlikle beraber sakinliğim bozuldu. O gece kalabalığın bir yıldızı vardı. Bir insanı doğduğu için neden kutlarız ki? Bunu da anlamadım hiç. Doğmak onun bir başarısıymış gibi neden kutsallaştırırız mesela? İllaki biri tebrik edilecekse bu onu dünyaya getiren anne olmamalı mı? Ben de öyle yaptım. Pasta geldi, mumlar üflendi ve yanına yaklaşıp anneni kutlarım dedim. Bu hayata nasıl bir çocuk getirdiği hakkında bir fikrim olmamasına rağmen. Kutlanacak bir hayat hikayesi olup olmadığını bilmememe rağmen. Tabii o sarhoş kalabalığa bir küfür gibi indi kutlamam. Soluğu kapıda aldım. Zaten pasta da çilekliydi. Ben çileği, kirazı, vişneyi hiç sevmem. Daha doğrusu sevmeyi bıraktım beş yaşında. İlk ve son doğum günü kutlamasıydı sanırım. Muzun ve çileğin lüks olduğu zamanlardı ve annem arka bahçemizdeki ağaçtan topladığı vişnelerle kremalı bir pasta yapmıştı. Ve babam sırf bir kutlama yapıyor diye anneme tokat atmıştı. Annemin yüzü vişnenin kırmızısından da kırmızı. Ağzımda mayhoş bir tat. Ben o gün vazgeçtim tüm kırmızı meyvelerden ve tüm kırmızı ağaçlardan. Vişne ağaçları dahil.

Şimdi burada sizin adını bile duymadığınız bir köy okulunda günleri bile karıştırıyorum. İlk günler farkındaydım günlerin bitişini, kaç gün geçtiğini. Ama şimdi unuttum hepsini. Hangi gün vazgeçtim onu da bilmiyorum, belki yirmi belki otuz. Çocuklarım okulun bahçesinde kara pekmez döküp yiyorlar. Nasıl da kremanın içinde kaybolmuş vişnelere benziyorlar. Sonra uzaklardaki yılkı atlarını görüyorum belli belirsiz. Aklıma donmak üzere olsam kesip içine girer miyim gibi saçma bir soru geliyor. Ben size dokunamam, siz de beni kabul etmezsiniz içinize diyorum. Zaten donmak için soğuğa, ısınmak için de kana ihtiyaç yok ki diye kapatıyorum kendi içimdeki bu gereksiz tartışmayı. Paçalarından damlayan sularla iz bıraka bıraka Zelal giriyor odaya. Elinde pekmezli kar ya da karlı pekmez. Yanakları hem soğuktan hem utangaçlığından al al. Çatlamış elleri değiyor gözlerime. İçim katlanarak çatlıyor benim de. İlçeye gittiğimde kutu kutu aldığım süslü kalemlerden veriyorum bir tane. Ellerinin çatlağına bir çiçek gibi yerleşiyor. Bunun için buradayım belki de sadece, Zelal’in gamzesinde annemi görmek için.

Kar, pekmez, krema, vişne…

Annem elinde pastayla geldi. Babamın dili elinden keskin. Keşke o kadına daha önce gitseydi. Mumları üfledim; babama öfkeli, anneme karşı utanç dolu. Ağzımda mayhoş bir tat. Vişneli pastayı doyana kadar yiyemediğim o beş yaşımdaki halime sarılmak istiyorum.

Üzgünüm anne. Seni koruyamadığım için. Seni kutlamalarına değecek bir ömür yaşadığımdan emin olamadığım için.

Üzülme anne. Bu yaşa kadar kendimi getirebildim yine de. Halimi sorarsan vişneden hallice.

 


Önce Sonra

keyboard_arrow_up