menu Menu
Mükellef Bir Sofra
Bazı insanlar eve dönmüş gibi hissettirir. Hani uzun bir yoldan yorgun argın gelmişsin de sevdiğin yemeklerle karşılanmışsın gibi. Temiz çarşaflar serilmiş odalarda dingin uykulara yatmışsın, uçsuz bucaksız ormanlara bakan bir pencerede uyanmışsın gibi.
Hıdır Murat Doğan N°6 / Direnç, Öykü
Kelime Ekonomisi Önce İnsan Denen Bulmacada Direnç Nedir? Sonra

Bazı şeyler göz göre göre değil retinamızı yırta yırta gelir. Göğüs kafesimizi çürüte çürüte, derimizi kopara kopara, kaburgalarımızı yavaş yavaş parçalayarak gelir. Yaşamak eşsiz bir intihar biçimidir aslında. Hayat denilen şey zaten birer çarpışmalar toplamıdır. Belki de geçmeyen, alıştığımız -alışmak zorunda kaldığımız, bırakıldığımız- müthiş bir sancı. Unutmak için denizler dolusu rakıya ihtiyaç vardır. Hatırlamak için bir duble yeter.

“Sende kendi gençliğimi görüyorum.” diyor Macit Abi, omuz başımdan başlayıp saçlarımın en ucuna kadar göz gezdiriyor. “Nasıl abi?” diyorum “İyi mi yani?” Kahkahalara boğuluyor o an. Üstümüzdeki zaten solgun solgun yanan ampul cızırdıyor. “Yok lan” diyor “Malafat gibi kafan var, onu diyorum.” Susuyorum. Anlamazlıktan geliyorum hatta. Kadehini benimkine vurup yerinden kalkıyor. “Aval aval bakma lan” diyor “Fondiple işte!”

Ben o kadar da kötü bir adam değildim aslında. Herkes gibi belki. Dünyanın kirinden ve kibrinden herkesin kendi payını aldığı kadardım. Ayağında çamurlarla eve gelmiş bir çocuk gibi, yüzü gözü renk renk olmuş bir boyacı gibi, kaldırımlar gibi, kırık sokak lambaları gibi… Sabahı bekleyen yorgun belediye otobüsleri, artık dönmeyen plaklar, bir ucu çatlamış ve hatırası var diye atılamayan tabaklar, yarım bırakılmış inşaatların dökülmeye başlamış kirişleri gibi… Kalbi lekelenmeye başlamış bir çocuk gibiydim. Damarlarından irinler akmaya başlamış bir yeniyetme gibi. Kararmaya yüz tutmuş ve kirli akan kanlar gibi.

Zaten barut fıçısıyım. Giderayak evde bir tatsızlık olsun istemesem de bugün yine kapıyı çarpıp çıktım. Bizimki yine her boka musallat, her salataya maydanoz oluyor. Abim Baki yani. Onunla hep çok hoş olmayan hatıralarımız var ama şimdi meselemiz bu değil. Aynı döneme denk gelmiş yeniyetme harazaları işte. Ergenlik öyle bir şey zaten biraz da. Vücudun bütün fonksiyonlarının alaşağı olduğu bir çağ. Çükünüzle düşünür, beyninizle işersiniz çünkü o zamanlar. Bunu siz de bilirsiniz.

Yani öz abim olmasa çekip vuracağım puştu. Şurada dağıtım iznine gelmişiz, onda bile beş dakika huzur yok. Bazen o benim değilmiş de ben onun abisiymişim gibi hissediyorum. Çocukluğunuz evin babasız zamanlarına denk geldiyse daha büyüksünüzdür çünkü. Erken olgunlaşmak için daha çok imkân ve şerait doğmuştur diyelim biz ona. Annemi bilmem ama ben bir şey diyemiyorum babama. Mezarının başına gidip konuştuğum da olmadı ama çok küçüktüm, babama kızgın olabilecek kadar yoktu zaten hayatımda.

Bakmayın öyle uzaktan güçlü göründüğüme, bir çocuk bile düşlerimi elimden alabilir oyuncak diye. Beni yalvartmak için alnımın ortasına silah dayamanıza falan gerek yok. Beni ağlatmak için boğazımı sıkmanıza, bacaklarımı kırmanıza falan hiç lüzum yok. Kalbim paramparça olmuş gibi sanki, bir baskından sağ kurtulmuşum gibi, hepsi bu. Öyle heybetli duruşlarıma, omuzlarım dik, kollarımı iki yanda coşkuyla sallamalarıma, abilik taslamalarıma, ağzımın kenarından konuşmalarıma falan aldanmayın. Üstümüze bu mahallenin kiri bulaşmış yalnızca, azıcık siyahlık, hepsi bu.
Beş zayıfım var diye abim olacak herif Baki’nin hiç erinmeden bana kafa göz dalıp da karnemi bir güzel bana yedirdiği o gün yanlışlıkla sobayı devirerek ağlaya zırlaya çıktığım evin şu köşesinde kusmuş, kalkıp üstümü başımı silkelemiş, hiçbir şey olmamış gibi sabi sübyanı tokatlamıştım.

Bakın Saki iyiydi aslında. Büyük abimdi Saki. Bunun gibi değildi. Baki gibi yani. Bazı isimler bazı anlamları birebir karşılıyor. Benim adım mesela. Eşi benzeri olmayan demek ama konumuz bu değil. Böyle sükseli işlerden hazzetmem. Bunu geçelim şimdi. Saki, su veren, su dağıtan ya da kadehle içki sunan falan demekmiş. Pek öyle içki miçki dağıttığını görmedim ama bonkör herifti benim abim. Saki yani. Azsa azı, çoksa çoğu bölüşürdü. Zaten arkadaşının önüne geçip mayına doğru o koşmasaydı bugün burada onun ölüsünden de bahsetmezdik. Her boka öyle koşardı zaten. İki saniye geç gitse başkası patlayacak ama Saki bu. İlla bir şey yapacak. Bu olaydan sonra vatan sağ oldu mu bilemiyorum ama tabutunun kapağını açtığımda beyaz beyaz kumaş torbalara sarmışlardı her parçasını. Bense öcünü almak için yemin etmekle korkudan altıma etmek arasında gidip geliyordum. Pazar alışverişi gibi bir şeye dönüşmüştü vücudunun her bir ayrıntısı. Bu piç onun gibi değil mesela. Baki yani.

Ailemize yaraşır biri olamadı hiçbir zaman. Dünyaya öyle geldi, öyle de bomboş gidecek. Zaten sığır gibi yaşıyorsun lan. İşin gücün boş boş atar yapmak. Bari vatan-millet sevgin olsun biraz şerefsiz herif ama onda o da pek yok. Zaten sözlüğe bakarsanız Baki, varlığının sonu olmayan demekmiş. Saki’nin akarı kokarı yoktu mesela. Baki öyle mi? Başımıza kaldı bu pezevenk. Uzay boşluğunda gereksiz bir yer israfı. Senin, benim, hepimizin soluduğu havanın boşa sarfiyatı. Sonu da yok üstelik.

Davut yine bir şeyler saçmalıyor. Çakırkeyfi çeyrek geçiyor hatta. Ara ara Ferdi Tayfur’dan girip Orhan Gencebay’dan çıkıyor. Sonra yeniden kızlardan, Afyon’un kar ve kışından, Çin’deki pandaların neslinin tükenmemesi için Hereke’de kurmayı hayal ettiği barınaklardan falan bahsedip duruyor.

“Ben yeterince duygusalım.” diyorum ona dönüp, dumanları elimle dağıtıyorum “Bir de seninkini suratımıza üfleme amına koyayım.”

“Bakma sen bu dallamalara.” diyor Bekir Abi, dibinde iki yudum kalmış kadehini kalabalık masadaki şakşukanın yanından çekip çıkarıyor, havaya kaldırıyor, bana doğru uzatıyor “Hadi” diyor, kadehi bir ucundan tutup sallıyor, bizim çocukların bağır çağır şakalaşmalarının arasında onu zar zor duyuyorum, ona doğru eğiliyorum, kulağıma doğru yanaşıp gülümsüyor, fısıldıyor “Yapıştır!”

“Ulan Bekir!” diyor masanın öbür ucundan Cemal Hoca“İki duble içtin ya,” diyor “şimdi illa çoluğu çocuğu esir alacaksın. Ne yaptınız lan? Diyor “ne oldu sizin şu devrim işi?”

Bekir Abi rakısından bir yudum daha alıyor. Ağız kenarından gülümsüyor. “Hah,” diyor Cemal Hoca, dişlerini göstererek gülüyor “Sen söyle yeğenim.” diyor yeniden “Yaparlar mı devrim mevrim?”

Bekir Abi ayaklarının ucuyla tahta sandalyesini geriye doğru itiyor, “Hiç meraklanma Çakma Menderes!” diyor, “O gün ilk iş senin Tonton’la Çoban’ını alacağız!”

“Şu gençleri yerlerine gönderelim de bir” diyor Cemal Hoca “Vatana millete hayırlı birer evlat olsunlar.” Gülümsüyor, ağzının sol yanında beliren altın dişi parıldıyor. “Hem sizinkilere benzemesin bizim de sonumuz. Bak, darmadağın oldu koskoca Sovyetler.”

“Meraklanma Cemal Abi!” diyor “Bizimkiler de anlayacak eninde sonunda.”

“Neyi?” diyor Cemal Hoca “Votkanın bayatladığını mı?” Bir elini “Geç bunları” der gibi sallıyor “Halk malk diyorsunuz ama halktan haberiniz yok be Bekir. Bırakın artık bu mavraları.”

Bekir Abi gülümsüyor, kadehini masaya bırakıyor, birkaç damla etrafa saçılıyor o an, eliyle siliyor, ekliyor “Git işine be Cemal Abi!” diyor “Halk da yerinde durmuyor, sen de durmuyorsun. Daha on gün önce bilmem kaç yüz madenciyi öldürdü senin sermayedarlar. Biraz utanın yahu. Biraz vicdanınız olsun be abi. Daha yeni oturduk masaya, çocukların ağzının tadını bozmayalım.”

Burası Bekir Abi’nin mekânı. İyi adam sayılır. Komünist falan ama hepimiz seviyoruz onu. Bizim civardaki tek meyhane burası zaten. Hem hizmeti de iyi. O bize alıştı, biz de ona alıştık onca zamandır. Bolşevik’ti, sınıf kiniydi, bilinçti, kapitalizmdi, proletaryaydı falan derken bazen kafa ütülüyor ama hepimiz sever sayarız onu. O da bizi sayar zaten. Dükkânı bir tek Ramazan’da kapatır bizim hatırımıza. Öyle bir hukuk var yani aramızda. Ateist falan diyorlar ama imanla bolşevikliğin kimde olduğu belli olmaz bence. Boş verin bunları da şimdi. İyi adamdır Moskof Bekir. Bizim eşraf öyle diyor. Moskof Bekir.

Burası o kadar da janti bir yer değil. Bu meyhane yani. Gündüz kıraathane usulü çalışan siktiriboktan bir birahane sayılır. Gacır gucur eden ve boyaları eprimiş açık mavi sekiz on sandalye, üstü plastik örtülerle kaplanmış ve sandalyelerle Çanakkale Cephesinden silah arkadaşıymış gibi duran yaşlıca birkaç masa, siyah beyaz olmaktan son anda kurtulmuş ve tepemizdeki rafa oturtulmuş boğuk sesli bir televizyon, son yağmurda çamura bulanmış camekanlar, yanmakla yanmamak arasında henüz karar verememiş tozlu ampuller… Hepsi bu.

Hapisten 84’te çıkmış Bekir Abi. Bu devrim mevrim ayağına girmiş zaten içeri. Salıverilince de Pırrrr! İlk yol Almanya… İki yıl önce döndü oradan. Bizim endüstri meslekte bir kardeşi vardı hatta. Birkaç kez onun yanında gördüm Bekir Abi’yi. Bıyıklarını görse Stalin bile kıskanırdı o zamanlar. Davut tanıştırmıştı mahallede beni onunla. Sonra bu dükkânı açtı işte. “Almanya’da” diyordu Bekir Abi o zamanlar “Açlıktan değil de hasretten ölebilir insan…”

“Hata benim zaten!” diyor, “Boş ver!” der gibi bir el hareketi yapıyor, bana doğru dönüyor “Sınıf bilinci olmayan adamla neyi tartışıyoruz?” diyor kendi kendine, gömlek cebindeki Maltepe paketinden bir dal alıyor, dudaklarının arasına sıkıştırıyor, cebini yeniden yokluyor, babasından kalma olduğunu bildiğim muhtar çakmağını çekip çıkarıyor, yakıyor. Duman tepemizdeki tozlu ampule doğru yükseliyor. Ayağa kalkıp bana doğru eğiliyor. “Ben gidip diğer masalara bir bakayım eksik gedik bir şey var mı diye…” diyor, dayanamıyor, ekliyor “Takunyalı Turgut’un adamı diyalektikten ne anlar?” diyor “Bunların kalbi lekeli, kalbi!”

Karşımızda duran kasetçalara doğru yürüyüp sesini yükseltiyor. Ahmet Kaya çınlıyor o saniye meyhanede. Ben gibi onlar da kötü adamlar değiller aslında. Herkes gibiler yani. Dünyanın kirinden herkesin kendi payını aldığı kadarlar. Bekir Abi, Cemal Hoca, Kadir, Zeko, diğer çocuklar, Metin falan hatta… Kalbi lekelenmeye başlamış çocuklar gibiler sadece. Damarlarından irinler akmaya başlamış yeniyetmeler gibi…
Bizim sokağın ucu atölyelere çıkıyor. Her evden mutlaka biri ya da birileri çalışıyor oralarda. Her birimiz kadınlarımızın eline bakıyoruz aslında biraz da. Ben annemin, bir diğeri bacısının, bir başkası yavrusunun… Burası böyle bir yer işte. “Tekstil Kent” diye isim de taktılar hatta aşağıdaki şu izbe dükkanlara. İlçe Belediye Başkanı törenlerle açtı geçen yıl. Bando falan getirdiler. Kendi üstümüze giyeceğimiz doğru düzgün bir şeyimiz yok ama olsun, milletimiz için her şey feda…

Burada doğup büyümüş birçoğu. Bekir Abi aslen Sivaslı mesela. Zeko Malatyalı, Macit Abi Afyonlu, ben Maraşlıyım. Hepsinin hatırı sayılır acıları da var umutları da. Şu gördüğünüz Cemal Hoca da Adanalı. Bakmayın şimdi böyle düştüğüne. Sağlam adammış zamanında. Ben pek hatırlamam. Ben kendimi bildim bileli o, bu haldeydi. “Taş kafa” diyorlarmış boksörlük zamanlarında ona. Gerçi “Üç kuruş için boşuna dayak yiyip durduk.” diye anlatıyordu geçenlerde. Barfiks çekerken böyle olmuş. Bu yüzden tekerlekli sandalyede o gün bugündür. Adamın belindeki bütün sinirler kopmuş yere çakılınca. Sakat falan ama iyi adamdır. Hâlâ evinin garajında cillop gibi duran Murat 131’ini Türkeş’in mitingine gidelim diye bizim çocuklara vermişti geçenlerde. Vatan millet sevdalısı bir adam çünkü.

“En kötü tütünle cigaraya başladık.” diye anlatıyor Cemal Hoca, izmaritini ağzına kadar dolu küllüğe bastırıyor “Bu öyle yalnız içilmez, dediler. En kötü şarapla da içmeye başladık. Büyüdük. Bu hayat böyle yalnız çekilmez, dediler. En kötü avratla da evlendirdiler bizi.” Masadan kadehini kaldırıp bir yudum daha alıyor, masadakiler kıkırdıyor “Şimdi cigaranın da hassosu çıktı.” diyor “Şarabın da hassosu çıktı.” deyip ekliyor “Karının da hassosu çıktı…”

Yetim büyüdüm ben. Bu adamlar bana baktı onca yıl. Topyekûn mahalle eşrafının oğluydum sanki. Babam ben küçükken öldü Maraş’ta… Üç dört yaşında mıydım neydim? Belki de daha küçük. Hatırlamak istediklerimizin üstüne bir ton beton döksek uçup gider, unutmak istediklerimiz alnımızda incecik bir çiviyle çakılıp sapasağlam durur. Annem ve iki Abimle birlikte İstanbul’a geldik ta o zaman. Annem de diğer kadınlar gibi atölyede çalıştı yıllarca. Vefa gösterdi, cefa çekti üçümüz için. Bir tek babamın arkasından konuşunca kızardım ona. “Kızılbaşların ahını aldı.” der dururdu. Çok rezillik gördüğümüz de oldu ama ne beni ne abilerimi ne de annemi kurda kuşa yem etmedi bu adamlar. Baba yokluğu çektirmediler bize. Bak mesela, Isparta’dan dağıtıma geldiğimden beri her gün bir aradayız. Bekir Abi hariç gençlerin hepsi tüm gün dernekteyiz zaten. Bekir Abi kızıyoro işlere. O zaten bu devlet ve millet sevdamızdan pek fazla anlamıyor.

Doksan iki kışı İstanbul’u da çok sert vuruyor. Bekir Abi getirip meyhanenin orta yerindeki sobaya bir iki odun daha atıyor. Etrafına bakındıktan sonra gelip yanımdaki sandalyeye yeniden oturuyor. Bir eliyle omuz başıma dokunuyor. “İçmemişsin daha asker?” diyor, gülümsüyor Bak, sonra çok ararsın bu anzarotu orada!”

Saki’yi karşı tepeye gömdüler. Büyük abimi yani. Lice’den helikopterle getirmişlerdi tabutunu. Musallanın üstünde kapağı açıp bana da gösterdiler. Elini tutturup yemin falan ettirdiler hatta. Öcü alınacaktı. Vatan hepimize minnettar kalacaktı üstelik. Alnımıza çakılmış muhteşem bir çivi dahaydı bu… Siyah bir Reno durmuştu kapının önünde. Annem komşuların kollarında yere yığılırken kaçıp evin arkasındaki kümese sığınmıştım. Bu kümes bir acı mabediydi benim için. Çivilerle alnıma çakılmış hatıralarımısaklayabileceğim bir sergi salonuydu.

Sabah beşte uyanmayı hiç sevmem. Hayal meyal hatırladığım kadarıyla babam o saatlerde gitti. Zaten “Dursun Zaman” ölmek için oldukça müsait bir isimdi. Saki’yi de sabahın köründe getirmişlerdi güneydoğudan. Fırıncı Mehmet Amca da sabaha karşı uyurken tükürüğünde boğulmuştu. Annemin atölyeden dönen arkadaşını şu viyadükte tır biçtiğinde yine o saatlerdi. Ben mütemadiyen insan gömüyorum. Bazen kendimi bir cenaze levazımatçısıymışım gibi hissediyorum. Düzenli olarak sabah beşte uyanıp birilerini gömüyor ve geri uyuyorum. Sonra yeni sabahlarda yeniden uyanıp yeni insanlar gömüyorum. İnsanın sabah yediden önce uyanık olmak için mutlaka boktan nedenleri vardır. Bunu biliyorum.

Döndüğümde bizim damdan aşağı kocaman bir Türk Bayrağı asılıydı. Gölgesinde dinlenenler, kazma kürekleri toplayanlar, okey masası geyiği yapanlar, bir arazi işi için randevulaşanlar, Murat 131’in ilçeyle şehir merkezi arasında kilometreye kaç kuruş yaktığını falan konuşanlar, hatta karı-kız muhabbetiyle kıkırdayanlar duruyordu.

Yaşlı bir adam diğerine dökülmüş dişlerinin boşluğundan “Bunun abisi…” diyordu hatta beni gösterip, “Şehit olmuş işte…”

Zaten bizimki gibi bir aileye de bu yaraşırdı. Kendine küçük de olsa bir toprak parçası bulup erkenden ölmek eski bir aile geleneğiydi bizim için. Ha yanlış anlamayın, bizim vatana millete karşı bir yanlışımız olmaz. Aslına bakarsanız bizden hiçbir şey olmaz ama şimdi mevzumuz bu değil.

Annem omuz başlarımdan tutmuştu Saki’nin cenazesinin getirildiği gün. Baki bir kenarda bekliyordu. Yumruklarını sıkmış, yeni başlayan yağmurun altında aklı sıra “Vatan sağ olsun!” pozları veriyordu. Tüm mahalleli o zamanlar cenazelerdeki törensel şovların paylaşılabileceği çok fazla mecra bulunmadığı halde tüm o aptal saptal sohbetlerini bırakıp, sanki o geyikleri onlar yapmamış gibi, sanki hepsi birer Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesiymiş de burada Millî Mücadele’ye kalkacak ilk otobüsü bekliyorlarmış gibi topyekûn; şehitlerin ölmeyeceği, vatanın bölünmeyeceğine dair inançlarla bezenmiş surat ifadelerine hızlıca bürünebiliyorlardı. “Asker ocağına gittiğinizde abinizin kanını yerde komayın!” demişti annem o gün “Sakın kanını yerde komayın!”

Kadehimi kaldırıyorum. Can cana değiyoruz o anda. Gülümsüyoruz. Meyhanenin kapısı çarpılıyor birden. Bekir Abi’nin can ciğer arkadaşı Yakup Abi dalıyor içeri. “Bozo Yakup” diyor Bekir Abi ona. Albinolu kirpiklerinden gözbebeklerini seçemiyorum Yakup Abi’nin. Masaya kadar yanaşıyor. Bir süre nefes nefese bekliyor. Sağ kolunu masaya doğru uzatıp Bekir Abi’nin suyunu alıyor. Altında kalan birkaç yudumu içiyor. Herkes sus pus oracıkta bekliyor.

“Erzincan…” diyor Yakup Abi, “Erzincan yıkılmış Bekir…”

“Ne diyorsun?” diyor Bekir Abi “Ne Erzincan’ı ne yıkılması Yakup?”

“Deprem olmuş… Radyoda söylediler demin.” Tepemizde asılı duran televizyonu gösteriyor. “Sesini açın şunun…” diyor.

Bekir Abi ayağa kalkıyor. Kolunu uzatıp çıtçıtlı düğmelerin altındaki ses çarkını sağa doğru çeviriyor. Yakup Abi’ye doğru dönüyor. Hepimiz kafamızı ekrana çeviriyoruz. Star 1’deki kadın fönlü saçlarını ceketinin o günlerin furyası vatkalarına doğru salmış halde elindeki birkaç kâğıdı tutuyor. “İyi akşamlar…” diyor, Bekir Abi katalitiği geriye doğru çekip kollarını iki yanda bağlıyor, pür dikkat bekliyoruz.

“Merkez üssü Erzincan olmak üzere;” diyor turuncu elbiseli kadın “Erzurum, Bingöl, Diyarbakır, Muş, Kayseri, Sivas ve çevresini kapsayan bölgede, bugün saat 19.20’de 6,2 şiddetinde, 15 saniye süreyle bir deprem meydana geldi. Depremin merkez üssünün Erzincan İli olduğu ve Boğaziçi Kandilli Rasathanesi’ne bin kilometre uzaklıkta bulunduğu belirtildi. Erzincan’dan çok sayıda yaralı haberi verilirken ölü sayısının yüksek olmasından kaygı duyulduğu belirtildi. Bölgeden ilk gelen haberlere göre Erzincan yakınlarındaki Gümüşhane’ye bağlı Kelkit İlçesi’nde dört ölü, altı yaralı olduğu öğrenildi. Bölgeyle ilk telsiz bağlantısını kuran İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, Refahiye İlçesi’yle konuştuğunu, yaralı sayısının yüksek olduğunu öğrendiğini söyledi.”

An duruyor. Uzaktan bir banliyö treninin ıslığı geçip gidiyor. Susup kalıyoruz öylece. Bu mart gecesi derin bir sessizlik kaplıyor ortalığı. Hepimiz sandalyelerimize geri çöküyoruz. Sadece Bekir ve Yakup Abi ayakta kalıyor. Bekir Abi televizyonun altına sürüp üzerine çıktığı sandalyeden iniyor, önlüğünü belinden söküp yanındaki masanın üzerine, dükkânın anahtarlarını Davut’un önüne bırakıyor.

“Gidelim!” diyor Yakup Abi’ye doğru dönüp. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra “Kazma, kürek, erzak… Evlerdene varsa alabildiğinizi alın yanınıza. Sıkı giyinin. Evlerden battaniye toplayın. Bizim Vahap’ın Ford’unu ayarlarız. Taş çatlasın on beş on altı saat sürer. Erzincan’a gidelim.” diyor.

Bazı insanlar eve dönmüş gibi hissettirir. Hani uzun bir yoldan yorgun argın gelmişsin de sevdiğin yemeklerle karşılanmışsın gibi. Temiz çarşaflar serilmiş odalarda dingin uykulara yatmışsın, uçsuz bucaksız ormanlara bakan bir pencerede uyanmışsın gibi. Vedalaşamıyoruz onunla. Üstüne geçirdiği Deniz Gezmiş montu sokak lambasının altında, yeni başlayan kar yağışının arasında kayboluyor. Masadaki tayfa yeniden kıkır kıkır gülmeye, kadehleri tokuşturmaya başlıyor. Meyhanenin camekanına doğru dönüyorum. Derinden bir iç çekiyorum. Dışarıda hâlâ iyiler kötüleri, kötüler iyileri zihinlerindeki topraklara gömüyor. Kafamızdaki boşluk koca bir mezarlığa dönüşüyor. Bazen herkesle aynı dili konuştuğumuzu zannediyoruz ama konuşamıyoruz. Anladığımızı sanıyoruz ama anlamıyoruz. Kadehimin dibinde kalan son yudumu da kafama dikiyorum o an. Spikerin sesi bu gürültünün arasında gitgide kayboluyor.

“Erzincan Valisi Recep Yazıcıoğlu,” diyor kadın “kentin üçte ikisinin yıkılmış vaziyette olduğunu, can kaybının yüksek olmasından endişe duyduklarını söyledi.”

“Keşke” diyorum arkasından Bekir Abi’nin. Gözümün önünden yıkılmış kentler geçiyor. Gitmek, yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmayı yaşamayana anlatmak çok zor oluyor çünkü. Çocukların yeniden gülebilme ihtimali dünyanın en güzel hayaline dönüşüyor. Yıkılmış bir enkaz ağrısını ben de kaburgamda hissediyorum. Bekir Abi duymuyor, görmüyor ama ben kadehimi ona doğru kaldırıyorum. Sesleniyorum.

“Keşke komünist olmasaydın be Bekir Abi!”


Önce Sonra

keyboard_arrow_up