menu Menu
Rıza
Rıza, rıza göstere göstere Rıza olmaktan çıkmıştı. İsimli bir kabuk... Bir çift göz, bir ağız, bir kafa... Ama kabuk...
Büşra Aslı İçöz N°6 / Direnç, Öykü
Sevgili Arsız Ölüm’de Dirmit’in Direnci Önce Sonrasız Önce Sonra

Ankara’nın bir mahallesi… O mahallede bir ev… Hayatın pek tatlı, zamanın henüz hızlı akmadığı yıllarında birinde bir aile… Aileye bir erkek evlat doğdu. Annesi ona Rıza ismini koydu. Bir abisi, bir ablası vardı Rıza’nın. En küçükleri oydu. Babası… Babası sert adamdı vesselam. Cüssesi iriydi, heybetliydi; ağzını açsa gök gürler, kıyamet kopardı. “Deli Mehmet” olarak bilinirdi ahali arasında. Kimse de yanına yaklaşmazdı adamın huyunun kokusunu aldıklarından. Arkasından bakar dururlar, çoluğuna çocuğuna üzülürlerdi. Bilirlerdi ki böyle bir adamın gölgesinde kendi rengini bulmak kolay olmazdı. Ne rengi, nefessiz kalırdı tüm çiçekler. Üstelik çabuk sinirlenirdi Mehmet, hem karısı hem çocukları dudakları sacla mühürlenmiş gibi ne derse yaparlardı. Göklerden emirmiş gibi adamın dedikleri. Kimse baş kaldıramazdı, başına bela alamazdı. Küçük bir diktatördü adeta. Rızada anasının mecbur pısırıklığını kendi üzerine alınmış, babası ne derse yapardı. Ona baş kaldırmaz, sırtını çevirmez, sözünün üstüne harf anlatmazdı. İyi evlat denince mahalleli onu gösterirdi. Sessiz, sakin, kendi hâlindeydi.

Zaman geçti, çocuk büyüdü, delikanlı oldu. Bu başkalarının sözüne gitme meselesini bir türlü aşamamıştı ama. “Rıza, rızan varsa şuradan bize iki dondurma kap gel be?” dedi arkadaşı sorarcasına. Soruyla karışık emir, emirle karşılık bir ricaydı onunkisi. “Olur, tabii.” dedi Rıza. Neden olmasın? İki dondurma sonuçta. Hem birini kendi yiyecekti. Gitti, aldı geldi dondurmaları. Biri kendi elinde kaldı, biri arkadaşının. “Sağ ol, var ol Rıza. Sen de olmasan ağzımızın tadı kalmayacak!”

Söz dinler, uslu olması onu okulda hocalarının gözüne de sokardı. “Çok iyi çocuk!” derlerdi hep onun hakkında. Örnek gösterilirdi sessizliğiyle. İki eli iki bacağının üzerinde, aman anamın babamın kulağına gitmesin diye ağzını bıçak açmadan otururdu öylece. Çocuk dediğin, genç dediğin konuşurdu; soru sorardı; yeri gelir bağır çağırır, anasından iki terlik yemesi gerekirdi. Rıza öyle değildi. Yaşıtlarının taşkınlıklarına göz ucuyla bakar, bazen göz devirir fakat hiçbir şey söylemezdi. Görmezden gelirdi. Olur da onu aralarına katarsa bu taşkınlık yapanlar, onlara uyardı. Bazen eğlenirdi, eğlenmesine ama çoğu zaman sakinliği baskın gelirdi omuzlarına. Otururdu o yüzden. Oturur dururdu. Derslerine bakardı. Millet buna ne derse onu yapardı.

Rıza bitirdi liseyi böylece. “Razı Rıza” dediler buna bir de. Milletin ağzına sakın olmuştu bir ara, hocalar bile onu böyle çağıracaktı neredeyse. Dalga geçiyorlardı düpedüz. O da güldü beraber kendisiyle dalga geçenlerle. Ne yapsın, gülmese de ağlasa mıydı? Ağlak Rıza derlerdi bu sefer. O daha kötüydü. Üstelik erkek adam ağlamazdı, ne yapsın o da gülüyordu işte içli içli.

İşe girdi birkaç tanıdığın yardımıyla devlet dairesinde. “Rıza” dedi bir iş arkadaşı. “Şunları diğer binaya ver de gel, sonra yemeğe çıkalım.” Bu diğerinin işi olmasına rağmen kalktı yerinden usulca. Aldı dosyaları eline, pek çoktu. Üst üste yığılmıştı dosyalar. Epeydir bekliyorlardı, belli. Dudaklarını hiç aralamadı, o soğukta diğer binaya karar yürüdü. Klimanın olduğu yere geldiğinde elleri titriyor, parmaklarının ucunu hissetmiyordu. Döndüğünde arkadaşı omzunu sıvazladı gülerek. Birkaç iş daha verdi sonra aralıklarla. Rıza onlara da razı geldi. Ne yapsındı? Üstü bir şey buyurunca, burun kıvıramazdı ya? Yapıyordu işte dediklerini tek tek. Kimseyi memnun etme amacında değildi aslında. Neden böyleydi acaba? Hiç direnci yoktu insanlara karşı.

Bir gün müdür onu yanına çağırdı. Adamın elinde bir sigara vardı içeride sigara içmek yasak olmasına rağmen. Sigarasını kuru dudaklarının arasına koydu, içine derin bir nefes çekti ve Rıza’ya doğru üfledi dumanı. “Oğlum” dedi babacan bir tavırla. “Buradaki adamların hepsi seni bildiğin kullanıyor. Sen de ağzını açıp tek bir kelime etmiyorsun, böyle mal gibi onların her dediğini yapmaya devam mı edeceksin?”

Rıza’nın büyürken karşılaştığı bir sorundu bu, nasıl hayır diyeceğini bilmiyordu. Aynen böyle söyledi müdüre. Müdür onun suratına baktı baktı, sonra gülümsedi. “Bir şikâyetin olursa ilk bana gel, Rıza. Onlara başını eğme. Kaç yaşına gelmiş adamsın, hayır demesini bilmez mi bir insan yahu? Nasıl iş bu? Rızan var mı senin bunlara?”

Bilmiyordu nasıl bir iş olduğunu. Şimdiye kadar yaşamanın en kolay yolunun bu olduğunu görmüş, almış başını oradan ilerlemişti dümdüz. Kavga etmekten epey çekinirdi zaten. Onun için en iyisi buydu. “Nasıl iş bilmem, müdürüm. Yaptığım işler ağır da değil, idare ediyorum.” dedi dürüst bir şekilde. Öyleydi gerçekten. Dairede pek iş olmazdı, onları da birkaç kişi rahatlıkla toparlardı.

“İyi, peki.” dedi müdürü sigarasını söndürüp başka bir tane yakarken. Rıza başını aşağı doğru eğdi, ona hürmetini gösterdi. “Sağ olun.” dedi kapıyı kapatmadan önce omzunun üstünden diğerine bakarken. Çıktı, masasına geçti. Müdürüyle de konuştukları üzerine fazla düşünmedi. Düşünüp de ne yapacaktı zaten? Canı sıkılırdı, gereği yoktu.

Rıza evlendiğinde de eşine ve çocuklarına hiç hayır demedi. Gerçi hayır dese bile dinlerler miydi, emin değildi. He der, başlarını sallar giderlerdi muhtemelen. Böyleydi onlar. Korkuları yoktu babalarına karşı, onun aksine. Eşi çok baskın bir kadın olmamasına rağmen aralarını bozacak olmanın verdiği korkuyla ona da hayır demezdi. Diyemezdi. Karısı gelir gözlerinin içine bakar, iki cilve yapar; hayır diyeceği olsa bile söyleyecekleri boğazına dizilir orada kalırdı.

“Rıza” dedi karısı bir gün ona sırnaşarak. “Rızan varsa alalım şu arabayı, ha, ne dersin? Gidip gelmek zor oluyor her yere.”

Olur anlamında başını aşağı yukarı salladı Rıza. Bunu karşılayacak durumları yoktu gerçi ama hâllederlerdi bir şekilde herhâlde. “Alalım.” Arabanın modeline çocuklar karar verdi, karısı beğendi, o sadece parayı verdi. Böyle kafası rahattı. Rahattı kafası. Boş kafası.

Rıza, rıza göstere göstere Rıza olmaktan çıkmıştı. İsimli bir kabuk… Bir çift göz, bir ağız, bir kafa… Ama kabuk…

Neydi, kimdi, hiçbir fikri yoktu Rıza’nın. Bu yaşına kadar hiç kendi karar verememişti ya da bir başkasına hayır demeyi düşünmemişti. Başkalarına verdiği tavizler onu içten içe yıkamış, kişiliğinin taş gibi orta yerinden çatlamasına neden olmuşlardı. Rıza neydi bilmiyordu. Niye bu hale gelmişti, onu da bilmiyordu. Zaten hep, bildiği çok az şey olmuştu. Belki de bu yüzdendi sürekli başkalarının sözüne gidip durması. Belki de bu yüzdendi kendi kafasını hiç kullanmaması. Dümdüz yaşayıp gitti Rıza. Kimdi, neydi, ne istiyordu bilmeden. Kendi yolunu seçmeden. Vardı böyle insanlar.

“İyi adamdı.” dediler onun için. Acaba Rıza hayır dese, omurgasını sadece dik durmak için kullanmasa da aynı şeyi söylerler miydi? Garipti bu insanlar. Onların huyuna suyuna yanaştığın sürece iyi olurdun. Bir kere hayır desen, dedikleri şeyi yapmasan dünyanın en kötü adamı olurdun. Böyleydi bunlar. Belki de bunun farkında olduğundan hiç hayır demedi Rıza. Razı oldu. Başına bela almak istemedi. Kafası boş olduğundan değil, boş kalmasını istediğinden.

Ölümünde bile Azrail’e kolay olacak yolu seçti. Yatağında, uykusunda ölüp gitti zorluk çıkarmadan. Son nefesini rızasıyla verdi gerçekten, yaşayacak bir şeyi kalmamıştı. Hiç olmamıştı aslında yaşayacak bir şeyi ama yoktu işte başkası, ötesi. Bu kadardı Rıza. Ölümüne dahi razı gelmişti, gitmişti gözü kapalı rahat rahat.

Hayatı boyunca hiç karar vermemiş, hiç zorluk çekmemişti. Ona çokça özenirlerdi. Hey gidi hey! Öz irade neydi ki? Gerçek bile değildi. En iyisini yapmıştı yine Rıza. En iyisini. Herkesin istediğini.

Geldi bu dünyaya rıza vermeden Rıza,

Göçtü eceliyle hiç düşünmeden keza.

Dursa dese karşı çıksa ne yaza,

Allah ne derse ne olur evvela.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up