Sen yokken tüm şehri gezdim.
Hayır, yalan söyledim. Bilirsin, bilmediğim sokaklarda yalnız dolaşamam ben.
Seninle hayal ettiğim o şehirlerin ağaç gölgeleri,
sonsuzluğa bakan binaların en ucu, gizli büyümüş papatyaların sessizliği her gün yakama yapışıyor.
Bir banka oturup hayalini bırakıyorum yanıma…
Çünkü bilirsin, ben tek başıma hiçbir şehri tamamlayamam.
Artık günleri de saymıyorum.
Her gün için bir şiir bırakıyorum kavanozun içine.
Geçenlerde elimden düştü…
Görüyorsun işte, hâlâ çok sakarım.
Hayır, gel diye yapmadım.
Evet, elim biraz kanadı.
Evet, kapıya baktım…
Ama biliyordum ki gelmeyeceksin…
Benim suçum yok.
Her şey seni benden daha çok saran o kavanozun suçu…
Neyse.
Ayşe teyzenin kedileri doğum yapmış.
İbrahim amcanın da şekeri çıkıp duruyormuş.
Seni sordular geçen…
“Az kaldı” dedim…
Az kaldı.
Taze kekik toplamış Ayşe teyze, onları verdi.
Sen seviyorsun ya…
Anladım da- anlamamazlıktan geldim.
Öyle işte.
Üst komşum hâlâ tüm çarşaflarını bizim balkona kadar uzatıyor.
Vazgeçtim, kızmıyorum artık.
Hatta biliyor musun, çarşafların arkasına saklanıyorum.
Sen ordaymışsın gibi oyun oynuyorum.
Havalar soğudu.
Artık hırka giymeden oturamıyorum.
Yani sen gelene kadar… üşüdüğümden değil.
Belki merak edersin diye anlatıyorum.
Dün sana ait birkaç kitaba göz gezdirdim.
Altını çizdiğin satırlara uzandım.
Sayısız kez okudum galiba…
Ya da kendimi aradım orada, bilmiyorum.
Ama bil bakalım ne oldu?
Kendimi orada da bulamadım.
Hayır, hayır… kızmıyorum sana.
Kendime kızıyorum.
Seni içimden göndermeye izin vermeyen bu yazıya kızıyorum.
Ama yazarken anladım…
Evet, bir gün geleceksin.
Ve bana bir hikâye getireceksin…
Ve ben, o hikâyeyi de kavanoza koyup bir kez daha saklayacağım.
Çünkü sen artık benim değil…
bir kavanozun hikâyesisin.