Aptal Mahalleli
Yazı yazdığı klavyeye sertçe vurup ayağa kalktı homurdanarak. Kapıyı açtı bir hışımla, rüzgâr gibi savruldu iki adımlık balkona. Sandalyenin üstünde duran sigara paketini aldı, ona dik dik bakan çocuklara eline geçen ilk şey olan mandalları fırlattı. “Ne bakıyorsunuz lan avel avel? Salak çocuklar sizi. Defolun okulunuza!”
“Amca, tatil bugün.”
“Tatilinizi…” dedi sonunu küfürle getirdi onların kaygısız bebek yüzlerine bakarken. Sinir olmuştu kaybettiği huzurun hâlâ var olduğunu gördüğünden. Çocuğun amca lafına gıcık olmuştu şimdi. O kadar yaşlı bile değildi. “Amca babandır senin.” dedi ağzının içinde ama çocuğun fil kulakları duymuştu duyduğu olan biteni. “Babam bir amca yaşında zaten.” dediğinde adamın gözleri seğirmişti sinirden. İçinden bir ton küfretti çocuklara. Sinir oluyordu bu tiplere. Hayatın ne olduğunu bilmiyorlardı daha. “Ben sizi bir on yıl sonra göreceğim.” dedi, büyükçe kafasının içinden.
“Ne diye tartışıyorsun ayol çocuklarla? Onların yaşıyla bir mi oldun şimdi de?” Kadın ellerini beline koydu, sonra işaret parmağını adama salladı. Adam çenesini kaldırdı gözlerini kısıp. “Gerekiyorsa yerle bir olurum, sana ne be kadın? Rahat bırakın beni salak mahalleli!” Ne anlayacaktı bu ilkokullular onun çektiği acılardan? Kierkegaard bile anlamazdı. Gelsin de varoluş sancısı görsündü aptal herif.
“Sensin be salak! Herife bak, manyak mıdır nedir? Saygısız!”
Huzurla sigara dahi içemiyordu burada. Ucuz diye evi ikinci kattan tutmuştu ama milletle ağız ağızaydı bu şekilde. Yapacak bir şey yoktu. Bacakları çok fazla merdiven çıktığında ağrıyordu bir de genç yaşına rağmen.
“Defolun lan evimin önünden!” Kafasına bir oyuncak araba geldiğinde geriye doğru savruldu. “Polise şikâyet edeceğim lan hepinizi! Huzurumu kaçırıyorsunuz!” Polise güvendiğinden ya da bir huzurunun olduğundan değildi. Boş laflardı bunlar. Ancak bunlardan anlarlardı. İçeri girdi yine küfrederek. Saçlarını karıştırdı. Yüzünü sıvazladı. Ne yapacaktı böyle?
Kimseye kızgın değildi aslında. Kızgın olduğu tek biri vardı, tek.
Hayallerinden hiç çıkmamalı, yazılardan hiç kalkmamalıydı belki de.
Aptal Kahve
Yazıları aptaldı; en az mahalleli kadar, en az onun kadar, en az dünya kadar. Bir gün önce yaptığı gibi klavyeye elinin tersini vurmamak çok zordu. Balkona bakmıştı, bakmıştı ama tüm hevesi kaçmıştı çıkmak için oraya. Gecenin bir yarısıydı hâlbuki. Keşler dışında kimse sokakta ayaklarını sürtmüyordu. Çıksa bir şey olmazdı ama koskoca adamdı işte. Ekranda birbirleri içine girmeye başlayan yazılara karşı gözlerini kıstı düşmanca. Bir zamanlar el ele tutuştuğu, gülüp oynadığı kelimeler bugünlerde acınası baş düşmanı olmuştu onun. Yine küfretti kuru dudaklarının arasından. Rahatsız mutfak sandalyesinden kalktı ve kendine kahve yapmak için tezgâha geçti. Paket kahveyi kupanın içine boşaltıp kaynayan suyu da dökmüş ve hemen ilk yudumunu aceleyle orada almıştı sanki ardından birileri kovalıyormuşçasına. Gereksizdi. Dili fena bir şekilde yanmıştı ve hepsi aptal hikâyeler yüzündendi. Ceketini aldı çıktı dışarı, kahvesini ve yazılarını ardında bıraktı.
Sonbaharın soğuğu yüzüne vurdu, vurdu, vurdu. Esti rüzgârlar arkasından, denizin yosunlu kokusunu ciğerlerine çekti hiç durmadan. Düşündü, düşündü, düşündü ne yazabilirim diye. Daha önce yazılmamış olan var mıydı, bilmiyordu. Düşündüğü her fikir, aklına gelen her şey sanki daha önce birileri tarafından yazılmış gibi hissettiriyordu ve içinde oluşan yetersizlik hissini bir türlü midesinden atamıyordu. Midesinde büyüyor, büyüyor onu balon balığı yapıyordu: Karada şişip, denizde dikenleri çıkan türden.
Hayal kırıklığı içinde yeni bir DNA dizilimi kendininkiyle birleşedururken gözleri banklara yayılmış keşlere çekildi ilgisizce. Adamın elinden düşen bira şişesi, mermerle buluştuğunda tok bir ses çıkardı. Cam kırılmadı ama bir şeylerin derisine battığına emindi. Döndü, döndü aynı simit arayan martılar gibi sahil kenarında. Bir şeyler gelsin aklına diye bekliyordu; bir simit için, bir konu için, iki satır için farklı olan.
Tüm olumsuz duygular, öyle bir o dizilimin bir parçası hâline gelmişti ki bu hisler yokken neyden ibaret olduğunu kestiremiyordu adam.
Hayatın bir düş kırıklığı ve hüsran silsilesi olduğunu anladığından beri çok şeydi yaşamı, amaçsız ama hâlâ her şeye rağmen yaşama aç. İnsanlığın tümü gibi… Ya da yetişkinlerin… Ya da görmüş, ermiş olan herkesin… Boşa çıkan felsefeler ve konuşmalar aklının bir köşesinde ağ büyütürken durup durup Kierkegaard’a küfürler salıyordu. Ne suçu vardı adamın bilmiyordu ama sövesi gelmişti yine. Geçmişte en sevdiği varoluşçulardandı ama varoluşçuluk da boktandı. Belki insanlığın asla taş ve sopadan öteye geçmemesi gerekiyordu. Kendini, kendini ve ne olduğunu düşünmesi hiçbir zaman amaçlanmamış olmalıydı yoksa bir sonu olurdu. Kendinin sonu yoktu. Üstelik zaman akıp giderken bir son beklemesi imkânsız oluyordu. Tam zannediyordunuz ki oldu işte, oldu ama sonra bam! Zaman akıyor, yeni biriyle tanışıyorsun, yeni bir kitap okuyorsun ve kendin hakkında yine ve yine hiçbir şey bilmiyorsun.
Beyin komik organdı.
Aptal hikâyeleri yüzünden bunları düşünüp durdu turlayıp dururken. Eve gitti sonra. Soğumuş kahvesine baktı. Döktü onu lavaboya, yenisini yaptı ama içmedi.
Bu kahvenin aptallığı yüzündendi.
Aptal kahve.
Aptal Hikâyeler
Kelimeler haindi. Çok ama çok hain şeylerdi bunlar. Dünyanın en hainleriydi. En hain ne diye sorsanız onu gösterirdiler topluca. Kelimeler… Kelimeler toplanır, birbirlerini yumruklarlar ve arkadan bıçaklarlardı. Hepsinin hikâyesi vardı. Artlarında koskoca bir mazi… O maziye binip gelen sesler ve harfler, geçmişin kokusunu bile üstlerinde taşırlardı. Onları bir araya koymak yapboz birleştirmek gibiydi. Cımbızlarla çekilmesi gereken kıymıklar… Saman içinde aranan iğne… Burnunu çekti seslice, sesi tüm evde yankılanmıştı. Evinin metrekaresi ayak numarasıyla aynıydı, şaşırmadı o yüzden.
Tahammül noktası birçok şey için sınırlarını aşmıştı. Pek çok şeye tahammülü yoktu. Her şeyi oluruna bırakmak isterdi. Oluruna bırak, önüne bak. Ağaçlara falan, gökyüzüne… Bir durak bul kendine.
Hikâyeler de aptaldı baktığı zaman. Bir kez daha klavyeye vurmamak için direndi, yeni bir klavye alacak parası yoktu yani bunu yapması zaten mantıklı değildi ama mantık denen şey onda yoktu. Lisede hiç mantık yapamazdı. Lanetli bir mesele olmalıydı, insanlığın başına musallat olan uzun dönemlerden beri.
Çoğu zaman asla istediği gibi yazamadı. Kelimeler ve karakterler başlarını alır giderlerdi gitmek istedikleri yere. Onları durduramazdı. Mecburen koşardı peşlerinden. Bu onun sorunuydu kesinlikle.
Çoğu zaman sorun kendisiydi.
En büyük aptal kendisiydi. Dünya daha aptaldı ama o da az değildi. Durgundu bugün. Hevesi yoktu yazmaya, yaşamaya. Balkon kapısını kendine çekti sinirle, neredeyse elinde kalacaktı. “Bugün…” dedi kendi kendine. “Bugün ölmezsem hiçbir gün ölmem.” Spesifik bir şey olduğunu söylemezdi, bok gibi hissediyordu sadece. Belki de karakterin ruh hâline pek bir empati yapmıştı daha iyi yazabilmek için. Onun mutlu karakteri de yoktu, hepsinin gölgesi kadar travması vardı. Adamlar paçalarından travma sürüklüyordu gittikleri yere. Mutlu olmasını istemiyordu kimsenin. Kendisi de mutlu değildi çünkü. İnsanlar normalde olmak istedikleri şeyleri yazardı hikâyelerinde. Onda durum tam tersiydi. İçini ve öfkesini kusabileceği bir yere ihtiyacı vardı sanki. Bu yüzden hikâyeler aptaldı. Çok fazla şey anlatırlardı. Yazmak istediğinizden daha çok… Ah, o kelimeler var ya o kelimeler… Hadsizler!
Sorun kendisiydi. Sorun dünyanın tamamıydı. Sorun oksijendi.
Sorun aptal hikâyelerdi.