Yapamadığımızı başkasında aramak, onun yapmasını istemek oldum olası zihnimi kurcalayan bir mesele olmuştur. Gücümüzün yetmediği yerde kendimizden uzaklaşır, bütün odağımız hâline gelen kişiyi tavsiye ve nasihat bombardımanına tutarak hevesinden tasfiye ederiz. Kendimize sormakta zorlandığımız onca sorunun cevabını, hâlihazırda hedefine yürümeye çalışan birine yöneltir; onu, farkında olmadan bir hedef tahtasına çeviririz.
Bu düşünceyi dünyaca ünlü bir isim üzerinden örneklemek gerekirse Friedrich Nietzsche’nin yaşamı ve düşünce serüveni oldukça açıklayıcıdır. Nietzsche, çağının ahlak anlayışını, dinî değerlerini ve yerleşik kabullerini sorgulamaya başladığında çevresindeki akademik çevreler ve aydınlar tarafından sürekli olarak “daha ölçülü,” “daha kabul edilebilir” olmaya davet edilir. Yüzeyde akılcı ve koruyucu görünen bu tavsiyeler, çoğu zaman söyleyenlerin kendi sınırlarını ele verir. Kendi düşünce dünyalarında cesaret edemedikleri kopuşları Nietzsche’nin cümleleri karşısında dillendirir, soramadıkları soruları ona sorar, göze alamadıkları yalnızlığı onun sırtına yüklerler. Güçlerinin yetmediği yerde Nietzsche’yi uyarmayı, yavaşlatmayı, hatta susturmayı seçerler; çünkü onun radikal sorgulamaları, başkalarının iç dünyasında bastırılmış korkuları ve yarım kalmış hesapları görünür kılar. Böylece Nietzsche, yalnızca fikirleriyle değil; varlığıyla da bir hedef tahtasına dönüşür. Oysa yaptığı şey, başkalarının yapamadığını yapmaya cesaret etmekten ibarettir: Kendisiyle ve çağının değerleriyle dürüstçe yüzleşmek. Yaşadığı dönemde anlaşılmayan, dışlanan ve yalnız bırakılan bu düşünürün eserlerinin bugün hâlâ insanın varoluşunu sarsan bir etkiye sahip olması, nasihat verenlerin değil; hedefine yürümekten vazgeçmeyenlerin kalıcı olduğunu gösterir.
Sosyal medyada izlediğim bir video ve ona eşlik eden nasihat dili, bu düşünceyi güncel bir örnekle yeniden düşündürdü. Bir penguen, sürüsünden ayrılarak yetmiş kilometre uzaklıktaki bir dağa doğru tek başına ilerliyordu. Bütün penguenler kıyıya, yiyecek alanına yönelmişken o, kameramanın gösterdiği istikamette, arkasına bile bakmadan zıt yöne yürüyordu. Videoyu izleyen ve beğenen herkes, aklının bir köşesinde kendisinin başaramadığı ne varsa bu görüntüye yükleyip hayallerini hafifletmeye çalıştı. Video yüz binlerce beğeni ve yorum aldı; altına bilim insanlarına atfedilen açıklamalar, daha çok da nasihat kokan cümleler dizildi. İlk bakışta masum, ilham verici ve öğretici gibi duran bu mesajlar aslında tuhaf bir rahatlama alanı yaratıyordu. Penguenin yaptığı şey, kişinin cesaretten yoksun olduğu için yapamadığı bir eylemin başkası tarafından gerçekleştirildiğinde ilginç ve kutsanabilir hâle gelmesinden başka bir şey değildi. İlginçtir ki herkes videoyu paylaştı, altına vecizeler sıraladı, görüntünün arkasına hüzünlü bir müzik ekleyerek pengueni neredeyse sembolleştirdi ve onu ulaşabileceği her yere taşıdı. Herkes ne yapması gerektiğini bildiği hâlde yapmazken, ne yaptığını bilmeyen küçük bir hayvanın eylemi karşısında alkış tutması işin ironisini oluşturuyordu. Penguenin davranışını “onurlu” diye adlandıranlar, aslında hayatları boyunca bir kez bile sergileyemedikleri bu manzarayı hafızalarının tozlu bir köşesine, yalnızca bir görüntü olarak kaydedeceklerini; kısa bir süre sonra unutup, ancak sosyal medyada yeniden ısıtılıp önlerine konduğunda hatırlayacaklarını derinden biliyorlardı.
Toplumun bünyesinde yaşayan ya da yaşadığını zanneden insanları yönlendirmek işte bu kadar basit. Yaşayamadıklarını sanal bir ortamda izleyerek kendini rahatlatan kalabalığı gerçekliğinden uzaklaştırmak, sistematik olarak yürütülüyor. Çok da karmaşık gözükmeyen bu bakış açısını anlayabilecek insan sayısını bu kalabalıktan ayırmak bizim için de kolay. Hayatımızda belirlediğimiz hedefleri gerçeğe ulaştırmak bu yaşam koşulları içinde gittikçe zorlaşırken herhangi bir yerde örneğine rastlamak, ilgimizi çekiyor ve zihnimizin odağına yerleşiyor. Oysa her insan, gerçekleşebilecek hedefler oluşturmuşsa bunları hayata geçirmek ve hazzını yaşamak için mümkünlüğüne ulaşabilmelidir.
Bunu toplumsal bir bağlama taşımak gerekirse yakın geçmişte birçok şehirde gerçekleşen iklim protestoları örnek olarak gösterilebilir. Kalabalıklar sosyal medyada görüp destek verdiği hâlde çoğu kişi; kendi yaşamında enerji tasarrufu yapmak, tüketimini azaltmak ya da bireysel olarak harekete geçmekten kaçınır. Sokakta yürüyen, pankart taşıyan, sesini duyuran insanlar alkışlanır; çevreyi değiştirmek için harekete geçenler ise çoğunluğun eylemsizliğinde yalnız bırakılır. Seyirciler, kendi küçük yoksunluklarını başkasının cesaretine yükler; alkışlar, beğeniler ve paylaşımlar, eylemin kendisinin yerini alır. Tıpkı penguende olduğu gibi, başkalarının cesareti kutsanırken kendi eylemsizliğimiz yalnızca görünmez bir ağırlık olarak kalır.
Bütün bu örnekler, ister Nietzsche’nin yalnızlığı olsun, ister penguenin kararlı yürüyüşü, isterse toplumsal eylemlerdeki cesaret ve eylemsizlik farkı bir gerçeği gözler önüne seriyor: İnsan, kendi yapamadıklarını başkasında görmek ve ona yüklemek konusunda sınır tanımıyor. Bu, sadece bireysel bir zaaf değil; toplumsal bir mekanizma, bir tür kolektif davranış hâline geliyor. İnsanlar, kendi sorumluluklarını üstlenmek yerine başkasının adımlarına bakarak kendini rahatlatıyor, alkışlıyor, beğeniyor, paylaşarak meşrulaştırıyor. Bazen bu farkındalık, bireyi rahatsız ediyor; bazen de sadece kısa süreli bir haz veriyor. Fakat rahatsızlık çoğu zaman hafifletiliyor, görmezden geliniyor çünkü konforlu alanından çıkmak istemiyor insanlar. Sosyal medya, videolar, paylaşımlar, yorumlar ve vecizeler, bu alanı sürekli besliyor; sanki başkalarının yürüyüşleri, onların cesareti, onların eylemleri, herkesin kendi hayatındaki boşlukları dolduracakmış gibi. Oysa gerçek, görüntünün ya da alkışın ötesinde duruyor: Gerçek cesaret; küçük ya da büyük, herkesin kendi alanında ve kendi zamanında yaptığı eylemdir: Ne başkasının alkışı ne de başkalarının beğenisi, bu eylemin yerine geçemez. Penguen yürür, insanlar alkışlar; protesto edilir, kalabalık izler; Nietzsche yazmış, nasihat yağar; ve biz, hâlâ yapamadıklarımızı bir başkasının sırtına yükleyerek kendi vicdanımızı kısa süreliğine ferahlatırız. İşte bu yüzden; her bireyin kendi yolunu, kendi cesaretini ve kendi eylemini keşfetmesi, kendisine ve hayata karşı dürüst kalması, tüm sembollerin, videoların ve alkışların ötesinde anlam taşır.
Ve belki de en çarpıcı gerçek, başkalarının yürüyüşünü kutsayanların kendi yürüyüşlerini bir türlü başlatamamış olmalarıdır çünkü asıl hedef sadece izlemek değil; adım atmak, sorumluluğu almak ve kendi hedefini mümkün kılmaktır. Bütün bu döngü, insanın kendi sınırlarıyla, korkularıyla ve ertelemeleriyle yüzleşmesini ertelediği sürece devam eder ve biz izlerken, alkışlarken ya da yorum yazarken bir yandan kendi sessiz duruşumuzun farkında olmaya devam ederiz.