“Bazen en büyük gerçek, en güzel yalanın içinde saklıdır.”
Bazil Karaçur, hiçbir zaman asıl hikâyesini anlatmazdı. Çünkü anlatmak, anlatılacak şeyin varlığını kabul etmekti. Oysa onun hikâyesi; bir bataklık gibi içine düştükçe daha da kaybolunan, ne kadar debelense de dibi görünmeyen bir karanlıktı. O yüzden susardı. O yüzden gözlerinin içinde kimsenin çözemediği bir boşluk taşırdı.
Ama gerçek, inatçıdır. Gizlenen şey, insanın tenine siner. Sustuğunda bile anlatır kendini. Ve Bazil’in gerçeği; soğuk Brooklyn gecelerinin dar sokaklarında, babasının is kokan ellerinde, gemilerin yük bölmelerinde saklıydı.
Babası; Haydarpaşa Limanı’nda başlayan, New York Limanı’nda devam eden kaçak bir yolculuğun adamıydı. Önce tütünü kaçırdı, sonra kendini, sonra oğlunu. Bazil, on yaşındayken annesinin elini bıraktı ve bir daha hiçbir şeyi tam anlamıyla tutamadı. Ne bir eli ne bir evi ne de bir kimliği…
New York’ta babasının getirdiği tütünler, küçük tüccarların ellerinde kazanca dönüşürken Bazil; yaşamak denilen şeyi öğreniyordu. Babası ona hep aynı şeyi söylerdi:
“Kimse sana bir şey vermez. Her şeyi kendi ellerinle alacaksın.”
Bazil, önce kelimeleri aldı. Brooklyn’in sert sokaklarında ilk öğrendiği İngilizce kelimeler, çocuk oyunlarından değil; yetişkinlerin karanlık dünyasından geliyordu:
“Hands up![1]”
“Stay back![2]”
Kelimenin gücünü erken keşfetti. Bir şeyi doğru söylediğinde doğru biri gibi göründüğünü fark etti. Ve doğru görünmek, bazen doğru olmaktan daha değerliydi.
Sonra gözleri keşfetti. İnsanların gözlerinden ne olduklarını okumayı öğrendi. Aç mıydılar, tok mu? Acımasız mı, merhametli mi? Paralarını savururlar mı, yoksa avuçlarının içinde sıkarlar mı? Gözler, her şeyi anlatırdı. Ve Bazil, insanların gözlerine bakarak kendine yol açmayı öğrendi.
Ama hayat, insanı hep eksik bırakır. Babası bir gece sınır dışı edildiğinde Bazil, Brooklyn’in ortasında tek başına kaldı. Ne dönecek bir evi ne de tutacak bir eli vardı artık. Tren istasyonlarında dolaşıp düşen bozuk paraları topladı önce. Sonra paraların yerini değil, sahibini aramayı öğrendi.
Ve her gece, İstanbul’u düşündü: Haliç’in üzerinde süzülen martıları, annesinin mutfağındaki kokuyu, Karaköy’ün Arnavut kaldırımlı sokaklarını… Ve bir gün, adının o sokaklarda yankılandığını hayal etti.
“Büyüyünce ne olacaksın?” diye sormuştu annesi bir zamanlar.
“Her şey olacağım.” demişti Bazil.
Ve bir gün, gerçekten her şey olacaktı.
Bir yankı gibi…
Bir gölge gibi…
Bir isim gibi…
“İstanbul’un sahibi kim?” diye soracaklardı.
Cevap hep aynı olacaktı:
“Bazil Karaçur.”
Bazil’in çocukluk hayallerinin altında bir başka gerçek saklıydı. Annesine hep “Sana bir saray alacağım.” derdi. O zamanlar saray, Cihangir’in taş evlerinden sadece biraz daha büyük bir yerdi. Ama bu sözler, içindeki hırsın en saf hâlini gösteriyordu. Kimse ona bir şey vermezse o, her şeyi alacaktı.
Brooklyn’de geçen yıllar, hayatta kalma içgüdüsünü keskinleştirdi. İstanbul’a dönmek istiyordu ama o yıllarda bir çocuk için Amerika’dan İstanbul’a dönmek, hayal kadar uzaktı. Ne parası vardı ne de yardım edecek bir büyüğü. Ama Bazil, her zaman bir yol bulurdu.
Bir gün, Red Hook Limanı’nda dev bir yük gemisi gördü. Gemi, New York’tan Akdeniz’e gidiyordu. “Nereye gidiyor?” diye sordu. İşçi, gözlerinin içine bakarak “Marsilya, sonra İstanbul.” dedi. O an, İstanbul’a dönebilmek için bu yolculuğu yapması gerektiğini hissetti. Akşam, gemi hareket etmeden önce konteynerlerin arasına gizlendi. Bir ahşap kasanın içine saklandı ve geminin motoru çalışmaya başladığında, kalbi heyecandan hızla çırpınırken, onu İstanbul’a götürecek o yolculuk yalnızca bir kaçak geçiş değil, aynı zamanda bilinmezliğe atılmış ölümcül bir kumardı. Aylar sonra Haydarpaşa Limanı’na ayak basınca tanıdık bir sıcaklık sardı onu. Hemen sonra mahallesine gitti. Karaköy’ün sokakları artık eskisi gibi değildi. Yasemin kokusu yoktu. Taşlar arasında sıkışmış bir yorgunluk vardı. Ama o yorgunluğun içinde kaybolmamış bir umut vardı: Annesi.
Bir adam, annesinin Cihangir’deki eski evinde yaşadığını söyledi. Eve doğru yürürken kalbi hızla çarptı. Evde, dar bir pencere önünde annesini buldu. “Anne!” dedi, sesi titreyerek.
Kadın irkilerek döndü; gözlerinde şaşkınlık, sevinç, yılların getirdiği hüzün vardı.
“Bazil… Esí, alítheiaesí, pedí mu?[3]”
Anne, oğluna sarıldığında sadece onu değil; geçen yılların tüm ağırlığını kucaklıyordu.
“Geleceğini biliyordum.” dedi, gözleri dolarak. Bazil, annesinin ellerini tuttu.
“Bir daha gitmeyeceğim.” dedi. O, Brooklyn’deki o ezik çocuktan çok farklıydı artık. Cihangir’in dar sokaklarında Amerikan aksanıyla konuşan, hayallerinin peşinden giden bir yabancıydı. İnsanlar, onun hikâyelerini dinlerken “Bu adam gerçekten Amerikalı mı?” diye fısıldaşırdı. Ama Bazil, gülümseyerek “Amerika mı?” derdi, sigarasını yakıp. “Orada rüyalarımızı bile satıyorlar. Ama biz buradayız, rüyaları kendimiz yazıyoruz.”
Tek istediği, babasını bulmaktı. “Türkiye’ye geri gönderildi.” demişlerdi ama nereye gittiği bir sırdı. Kaybolmuştu. Bazil’in içinde bir boşluk vardı, bir kaybolmuşluk hissi. Ne aradığını, kimin peşinden gittiğini bilmeden… Çocukluğu ne zaman rengini kaybetmişti? Ne zaman her şey grileşmişti? Babasının kokusu, sesi, gülüşü… Silikleşmişti hafızasında. Ama Bazil, silikleşen her şeyin ardında başka bir anlam olduğunu, başka bir şey bulmak zorunda olduğunu düşünüyordu.
İstanbul, yabancı bir şehir gibi hissettiriyordu. Karaköy’ün kahvelerinden Tophane’nin kuytularına kadar babasının adını sorarak dolaştı. Ama kimse bir şey söylemedi. Herkes, bilmedikleri bir dünyanın sessizliğine bürünmüştü. Birkaç eski dost “O çoktan gitmiştir.” dedi. Ama Bazil, onun burada bir yerlerde olduğunu hissediyordu. Çünkü başka bir şey düşünmekten, başka bir ihtimali kabul etmekten, “Baban artık hayatta değil.” diyen birinin sesini duymaktan korkuyordu. O ses, korkusunun adıydı.
Bir gün, Galata Limanı’nda cebindeki son parayla çay söyledi. Çaycı; gözlerini uzun uzun, dikkatle dikti Bazil’in yüzüne. Bir yabancılık vardı çocukta; kendinden, kentinden kaybolmuş gibiydi.
“Sen yeni geldin buraya, değil mi?” dedi çaycı.
Bazil, bir şey söylemeden başını salladı.
Çaycı gülümsedi ama sonra hüzünle ekledi:
“Bu cebindekilerle burada barınamazsın.” O anda içindeki o sokak çocuğu, o Amerikalı yabancı devreye girdi. Sesi, yumuşak ama sert bir şekilde yükseldi: “Ben barınırım. Hem de her birinizi cebimden çıkarırım.” Çaycı, kahkahalarla güldü ama Bazil’in gözündeki kararlılığı fark etti. “Sen tam bir Rocky’sin.” dedi. “Her yumruğa dayanan, pes etmez cinslerden hani… Bu liman da yumruk gibidir. Dayanırsan kazanırsın.”
Bazil, o an karanlıkta bir şeyin kırıldığını hissetti. “Rocky” olmak demek, her darbeden sonra yeniden ayağa kalkmak demekti. Galata Limanı’ndaki o gürültülü sokaklarda, o yalnız köşede Bazil; içinde bir şeyin patladığını hissetti. Ve işte o an, o günden sonra Karaköy’de herkes ona “Rocky” diyecekti.
Liman, kaosun yuvasıydı. Kaçak döviz avcılarının, umutlu ve kaybolmuş insanların buluşma noktasıydı. Bazil, yüklerin arasına gizlenmiş, her adımı dikkatle izliyordu. On yedi yaşında bir çocuktu daha. Elindeki metal kutu, bir oyun aracıydı: İçinde köhneleşmiş kâğıt parçaları vardı. Yıpranmış köşe kenarlarıyla sanki zamanın elinden geçmiş Amerikan doları görünümüne bürünmüştü. O kadar gerçekti ki her biriyle bir şeyler alıp satabilirdi.
Ve bir adam… Telaşla dolaşan, yüzü kaybolmuş bir adam… Bazil’in gözleri, adamın gergin bakışlarında kayboldu. Cebine sık sık bakışı, döviz arayışını belli ediyordu. Bazil, adama doğru yaklaştı; yüzünde soğuk bir gülümseme, sesinde ise ince bir tehdit vardı. “Looking for dollars?[4]” dedi. Sesi alçak ama keskin, bir bıçak gibi… Adam irkilerek başını çevirdi. Bazil’in pürüzsüz aksanı ve kendinden emin duruşu, bir an için tereddüt etmesine neden oldu. “Yes!” dedi adam, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Bazil, hafifçe başını sallayarak güven verircesine “Gelin, şu köşede konuşalım.” dedi.
Adam; Bazil’in gösterdiği, limanın tenha bir köşesine yöneldi. Bazil, bir banknotu eline alıp adama gösterirken sesi kararlıydı. “Bunlar, kontrollü kaynaklardan gelen dövizler.” Adam, paranın üzerindeki detaylara bakarken Bazil’in yüzüne kuşkuyla baktı. Bazil, hemen devreye girip banknotu ışığa tutarak adama daha yakından gösterdi. “Gerçek olduğunu buradan anlayabilirsiniz. Ayrıca bu kadar temizini piyasada bulamazsınız.” dedi. Kendisinden emin bir şekilde banknotu geri kutuya koydu ve kapağını hafifçe kapattı.
Adam biraz düşündükten sonra “Kaç para istiyorsun?” diye sordu. Bazil, yüzünde ciddi bir ifadeyle “Ne kadar alacağınız önemli.” dedi. “Eğer bu fırsatı değerlendirmek istiyorsanız cebinizde ne varsa yatırın. Daha fazlası için bir daha böyle bir şans bulamayabilirsiniz.”
Adam, cebindeki tüm parasını çıkarıp Bazil’e uzattı ve metal kutuyu alıp hızla uzaklaştı. Bazil, adama doğru bakıp alaycı bir gülümsemeyle kendi kendine mırıldandı: “Gerçek olan neydi, sahte olan neydi, bakalım ne zaman öğrenecek?”
Bazil o gün, cebine birkaç yüz lira koyarak ilk büyük dolandırıcılığını gerçekleştirdi. Ama ne sevinç ne de zafer hissi vardı içinde. Paraları eve götürdü, annesinin önüne bıraktı. “Bu yeter, bir süre idare ederiz.” dedi. Ama gözlerindeki yorgunluk, bu sözlerden fazlasını söylüyordu. Annesi, oğlunun yüzündeki hüzne baktı; elleriyle onun omzuna dokundu. “Babanı bulamayacaksın Bazil.” dedi yavaşça. “Artık kendin için bir yol çizmek zorundasın.” Ama Bazil, annesinin sözlerini duymadı ya da duymak istemedi. O günden sonra şehri, dikkatle örülmüş yalanlarıyla sardı: Sahte bir yaşam, sahte bir kimlik. Dili, büyücülerin kelimeleri gibiydi. Güveni eritip hileyi içine alıyordu.
O vakitler Karaköy’ün, Tophane’nin ve Cihangir’in arasında hayalet gibi dolaşmaya başladı. Kaçakçılarla, dövizcilerle ve eski tanıdıklarla konuştu. Her fırsatta babasının nerede olduğunu soruyordu. Birileri, onu babasının Urfa’ya gittiğine ikna etmeye çalıştı. Başkalarıysa onun hapishanede öldüğünü söyledi. Ama Bazil hiçbirine inanmadı. Çünkü bir gün bir köşe başında, babasının gözlerini görmeyi bekliyordu. Belki bir kahvede, belki limanın karanlık bir köşesinde… Ama o bekleyiş hiç sona ermedi.
Bir gün Bazil, Karaköy Çarşısı’nda eski eşya satan bir dükkânda, mekanizması çalışmayan bir saat buldu. Paslanmış, kadranı çatlamış bir kol saatiydi. Ancak Bazil için o saat sadece bir nesne değil, yeni bir hikâyenin başlangıcıydı. Saati aldı, parlattı ve sonra onu “özel bir Amerikan subayının saati” olarak pazarlamaya karar verdi.
O yıllarda, Amerikan askerlerinin hikâyeleri İstanbul sokaklarında efsane gibi anlatılırdı. İnsanlar özellikle savaş yıllarına ait hatıraları, eski bir madalya ya da bir subay saatinin ardındaki öyküleri merakla dinlerdi. Bazil, bu merakı kendi lehine çevirebileceğini biliyordu. Bir gün, Karaköy’de bir sahafın önüne geçti, sigarasını yaktı ve saati dikkatlice bileğine taktı. Yanından geçen bir adam, “Bu saati nereden buldun?” diye sordu. Bazil, başını çevirip hafif bir gülümsemeyle “Bunu bana Captain Rogers verdi.” dedi. “Vietnam’da görev yaparken kullandığı saatmiş. Çok özel bir şey.” Adamın gözleri büyüdü. Bazil, saati nazikçe bileğinden çıkarıp sanki tarihi bir eser sunuyormuş gibi adama uzattı. “Bunu yalnızca gerçekten anlayan birine veririm.” dedi. Adam, cebinde ne kadar parası varsa çıkarıp saati aldı. Bazil, adam köşeyi dönerken kendi kendine gülüyordu. Saatin tarihi, adamın cebine düştüğü anda başlamıştı.
Yıllar sonra İstanbul, alışılmadık bir telaşla çalkalanıyordu. Amerikan 6. Filosu’nun şehre geleceği haberi, İstanbul sokaklarında dalga dalga yayılmış; herkesin ilgisini çekmişti. Bazıları bu gösteriyi bir güç gösterisi, bazıları ise tarihi bir fırsat olarak görüyordu. Bazil Karaçur içinse bu, hayatının en büyük oyununu sahneleyeceği bir fırsattı.
Pera Palas, filo subayları ve protokol için hazırlanmıştı. Avizenin altında güç ve ihtişam gösterisi yaşanıyordu. Bazil, sahneye çıkmak için tam zamanı bekliyordu. Sahte Amerikan subayı üniforması, ona bir güven zırhı gibiydi. Üniformanın her parçası bir hikâye taşıyordu: özel olarak diktirdiği beyaz smokin, bir antikacıdan aldığı sahte madalyalar ve annesinin babasından kalan eski deri ayakkabılar… Ama asıl kostümü, tavırlarıydı. Pera Palas’ın lobisinde yürürken sanki bütün dünya onun etrafında dönüyormuş gibi bir özgüvenle ilerliyordu.
Amerikan subaylarının ve Türk protokolünün bir araya geldiği bu törende, Bazil’in adımları sahte kimliğini gerçeğe dönüştürüyordu. Kapının önündeki görevlilere “Captain Jim Rogers.” dediğinde pürüzsüz aksanı ve soğukkanlı ifadesi onları ikna etmekte yeterli olmuştu. Zaten bu kargaşada kimse kim olduğuna dair fazla sorgulama yapacak durumda değildi. Bazil, kalabalığın arasında yürürken, elini cebine koyup madalyalarını düzeltti ve otelin salonuna doğru ilerledi.
O sırada Hikmet Usulcalı, Amerikan 6. Filo subaylarıyla tokalaşıyordu. Bazil, kendine bir yol açtı ve sonunda Başbakan’ın karşısına geçti. “Captain Rogers.” diyerek elini uzattı. O anın içinde, yalanın gerçek kadar güçlü olabileceğini bir kez daha hissetti. Pera’nın avizesinin kristal ışığında parlayan Bazil Karaçur, “Captain Jim Rogers” kimliğiyle İstanbul’un en büyük sahnesinde başrol oynuyordu. Ancak bu zirve, onun yalanlarının ağırlığıyla çatırdamaya başlamıştı. Filo, bir gücün sembolüydü ama Bazil için o gece, hayallerinin ve sahte dünyasının kırılma noktasına yaklaştığı bir an olarak tarihe geçti.
Pera Palas zaferi, Bazil’in zirvesi olduğu kadar çöküşüne de davetiye çıkarıyordu. Daha büyük oyunlara girişmeye başladı. Sahte altın külçeleri, Osmanlı tahvilleri ve sahte dövizlerle yaptığı dolandırıcılıklar, onun adını tüm İstanbul’da yankıladı. Ama her yeni oyun, daha tehlikeli insanları karşısına çıkarıyordu.
Sonunda, Tophane’deki bir dolandırıcılığı ters gitti. Sahte altınları satmaya çalıştığı grup, onun hikâyesini yemedi. Bir gece, karanlık bir sokakta köşeye sıkıştırıldı. Bazil, hayatında ilk kez kontrolü tamamen kaybetmişti. Başına inen darbelerle birlikte, kafasında bir ömür boyu inşa ettiği sahte dünyalar bir bir yıkıldı. “Rocky değil bu.” dedi biri alaycı bir kahkahayla. “Bu, çökmüş bir hayal tüccarı.” O gece Bazil, ruhunu teslim etti.
***
Güneş, Karacaahmet’in gri taşları üzerinde eğilmiş; mezar taşlarının arasından süzülen ince bir rüzgârı kışkırtıyordu. Eski, unutulmuş bir köşede, üzerindeki yazılar neredeyse silinmiş bir taşın başında genç bir adam duruyordu. Elindeki eski madeni bir parayı avucunda sıkı sıkıya tutuyordu.
Mezarın başındaki yazı silik, okunmaz hâle gelmişti. Ama adam, orada ne yazdığını biliyordu: “Bazil Karaçur, bir zamanlar Captain Jim Rogers.” Adam başını eğip taşın üzerinde gezdirdiği ellerini geri çekti. “Sonunda buradayım.” dedi.
Yıllar önce, daha bir çocukken Bazil’le karşılaştığı günü hatırladı. İstanbul’un karanlık bir sokağında, dizleri titreye titreye dolanırken onu görmüştü. Bazil, sigarasını parmaklarının arasında çevirerek yanına gelmiş; yüzündeki alaycı ama garip bir sıcaklıkla “Sana bir şey vereceğim.” demişti. O gün cebinden çıkardığı madeni parayı çocuğun avucuna koymuş ve “Bu, Pasifik’ten…” demişti. “Bir gün denizleri geçmek istediğinde cebinde olsun.”
O sırada, o sözler sadece garip bir adamın masalı gibi gelmişti. Ama çocuk o madeni parayı cebine koydu ve o gün bir karar verdi: Bazil’in verdiği sahte hayale kendi inancını katacak ve o denizlere açılacaktı. Belki de o sahte hikâyeye tutunması, gerçek bir başlangıca dönüşmüştü.
O para, yıllar boyunca cebinde bir uğurlu eşya gibi kalmıştı. İlk işine başladığında, ilk defa bir şehri terk ettiğinde, denizi ilk kez gördüğünde… Hep o para yanındaydı. Bazil’in yalanını bir gerçekliğe dönüştürmüştü. Şimdi, başarılı bir iş insanı olarak mezarın başında dururken bir zamanlar o sahte hikâyeyi ona veren adamı düşünüp gülümsedi.
“Beni kandırmadın.” dedi mezara bakarak. “Herkesi kandırdın ama beni değil. Çünkü o gün verdiğin parayla yola çıktım. O sahte parayla bile gerçek bir yolculuğa çıktım. Senin hikâyen bir yalandı belki ama bana ne yapmam gerektiğini öğretti.”
Elindeki madeni parayı mezarın üzerine bıraktı. Bu defa sahte değil, sahiden Pasifik’ten getirdiği bir paraydı. Eğilip usulca mırıldandı: “Kaptan, kendi denizini buldun mu bilmiyorum. Ama ben hâlâ o madalyaların, o hikâyelerin arasında boğulan bir adamı hatırlıyorum. Seni unutmayacağım. Çünkü sen bana, yalanlarla bile bir şeylerin değişebileceğini gösterdin.”
Adam doğrulup uzaklaşmaya başladığında rüzgâr mezarın başında kalan o madeni parayı döndürdü. Ve mezar taşının hemen ardında, karanlık bir gölge gibi süzülen yasemin kokusu havayı doldurdu. Pasifik’ten gelen gerçek para, sahte bir kaptanın mezarında, hikâyelerin gerçekliğe nasıl dönüşebileceğinin bir işareti gibi yatıyordu.
[1]İngilizce “Eller Yukarı!”
[2]İngilizce “Geri çekil!”
[3]Istanbul Rumcası’nda “ Sen misin, gerçekten sen misin , oğlum?”
[4]İngilizce “ Dolar mı arıyorsunuz?”