Anadolu’da meşhur bir laf vardır: ‘’Özür çıktı çıkalı eşeklik arttı.’’ Bu söz, her şeyden önce beni kusurun kasıtla olan akrabalığına götürür. Kasıtlı yapılanların arkasında durulmadığında söylenen ‘’kusura bakma ‘’sözü böylece masum bir kılıfa sokulmuş olur. Ardından birçok alanda bozulan ölçütleri yeniden hatırlatma gereği duyuyorum. Günümüzde çokça kusurlu hareketin peyda olması hatta bunların normalleştirilmesine karşı bu ölçütler, yine de hepimiz için önemlidir.
Öncellikle kusur ve kasıtın farkını ayırt edelim. Kusur, en basit haliyle bilmeden yaptığımız küçük yanlışlardır. Kasıt ise bilerek yaptığımızdır. Kusur masumken ve eğitimle düzelebilecekken kasıt masum değildir ve eğitimle de düzelmez. Peki ikisini niye anlatıyorum. İnsanlar, kasıtları her neyse bu kasıt ortaya çıktıktan sonra bunu kusur gibi göstermek istiyor. Bu anlamda kusurun masumluğu kullanılmaktadır. Öte yandan kasıtlarının deşifre olmasının verdiği şaşkınlıkla kusur üzerinden yeni kasıt koşulları oluşturuncaya kadar zaman kazanma peşindedirler. Bunu böyle açıkladıktan sonra edebiyatta işlenen kusurlara bakıp ölçütlere geri dönelim.
Öncellikle bu kusurlu hareketleri niyet okumadan kasıtla olan bağlantılarını okurun vicdanına bırakayım. Sonra da edebiyat ortamlarında gördüğüm kusurları alt alta biraz sayayım. Kitabın çıkması için acele etmek, kitabının büyük eksiklikleri dolduracağını düşünmek, yazdığına aşık olmak, okumadan yazar olma hevesine kapılmak, sadece yazdığı türden eserlere meyletmek, çokça yazmak ve yumurtlar gibi eser üretmek bana en büyük kusurlar olarak geliyor. Hiçbir büyük edebiyatçı bu yukarıdaki kusurlara itiraz etmemiş tam tersi hepsi de bu minvalde sözler söylemişlerdir. Hem edebiyat alanında top çevirmeye yeltenmek hem de büyük yol göstericilerin ölçütlerini görmezden gelmek de başka büyük bir kusurdur bilesiniz.
Normal kusurlara dönecek olursak kitabını satmak için okurun yolunu kesmek kitap tüccarlığını yapmak, kitabını her şeyin en önüne koyma hırsının edebiyatla alakası yoktur. Kendi adını her yerde görme isteği, büyük puntolar isteme hastalığı, en çok konuşan olma isteği, mikrofon sevicilik, dil ve kuram bilmezlik, araştırmaya ve meraka karşı ilgisizlik, ille de bir kitabım olsunculuk, ben ve ben egoizmi gibi çokça gördüğümüz kusurlar; kendini tamamlamamış ağırlıkla bir baltaya sap olamamışların isminin önüne yazar veya şair yazılma talepleriyle çokça odun aramızda yazar sıfatını kocaman puntolarla boynuna asıp gezmektedir. Bu yazı da esasında bu sıfatsızların deşifre edilmesini kolaylaştırmak içindir. Bunlar analarından şair olarak doğmuş gibi anadan doğma çırılçıplak bir hiçlikle modası geçmiş betimlemelerle sözcüklerin canına okurlar. Bunlar, Yeşilçam klişelerinden çıkma senaryolarla izlediği birkaç kurguyu harmanlayan karakter katilleridir. Gerçek bir romancı, yarattığı karakterle kavga edip rüyasında bile karakterini görebilecek kadar derin bir ruhsal çatışmadayken sözde romancılar, yüzyıl öncesinden yaratılan karakterin çakmasını kendi dar dünyasının sözcüklerine hapsetmektedirler. Yazar veya şair sıfatlarının çok ötesinde hevesli diyebileceğimiz bu tiplerin sıfat aramalarına yardımcı olmak için birkaç sıfat öneriyorum: yapyazar ve şapşair…
Gelelim küçük kusurlara… Bu küçük kusurlar da yerine göre büyüse de yine nezaketsizlik denilebilecek kadar sığ ve çiğ hareketlerdir. Bunlara birkaç örnek verecek olursak kendi yerelini aşamamak, davet edilmediği yeri beğenmemek, alamadığı her ödülü küçümsemek, kendi dışındaki her eserde kusur aramak, başka bir edebiyatçıyı sevmemek veya önerememek, sadece kendi profili etrafında gezinmek gibi çoğaltılabilir.
Şimdi biraz özelleşip ayrıntıya girerek somut örnekler verip kusurları size bırakıyorum. Bir yerde şöyle bir söz duydum: ‘’ Artık iyi şairler yok!’’ Bu söze karşılık ben de ‘’ iyi şairler var bence. Mesela hiç Hakan R. Temiz’ i okudun mu? Seyithan Kömürcü çok iyidir. ‘’ gibi bir söz söyledim. Karşımdaki arkadaşın cevabı ise ‘’Sen roman yazıyorsun, niye şiir okuyorsun ki? ‘’ oldu. Ona göre ben şiir okumamalıyım. Bu mantıkla tarihle de psikolojiyle de ilgilenmemeliyim. Bunlar Dostoyevski’nin nasıl bir psikolojik araştırmayla karakterlerini derin ruhsal hastalıklı yarattığını bilmezler. Bunlar, Yaşar Kemal ‘in niye dağ dağ köy köy gezip yörüklerden sözcük topladığını anlamazlar.
Şu günlerde Mersin’de kitap fuarı var. Oradan da bir benzetme yapayım. Hani kırmızı ışıkta aracının içinde beklerken cama birisi yapışır ya elinde ya selpak ya da su vardır vs. bir de sahilde gül satan ablalar var. Anladınız umarım. İşte bunlar kusurlu hareketler. Bu hareketlerden yüreği edebiyatla dolu zihni binlerce edebi cümleyle dolu gerçek edebiyatçıları tenzih ediyorum. Tüm bu kusurların, eserini görünür kılmak için çaba içinde olanlarla bir alakası yoktur. Farkını da şöyle anlayabilirsiniz: Gerçek bir edebiyatçıya yaklaştığınızda size felsefeden, tarihten, mitolojiden ve edebiyattan bahseder. Yapyazar ya da şapşair birisine yaklaştığınızda size kendinden bahseder. Yıllarca kendisinden bahseden birisi olarak söylediklerimi hafife almayın. İnsan, özünde kusurludur ama özünde öyledir, eğitim ve birikimle bu kusurlar da yok edilebilir.