menu Menu

“Edebiyattaki dönüm noktam, kendi metinlerime eleştirel bakmayı öğrendiğimde başladı.”

Leyla Tün'ün hazırladığı bu söyleşide Cabir Özyıldız; öyküyle kurduğu ilişkiyi, mizah ile hüzün arasındaki dengeyi ve edebiyatın toplumsal sorumluluğunu anlatıyor.

Leyla Tün'ün hazırladığı bu söyleşide Cabir Özyıldız; öyküyle kurduğu ilişkiyi, mizah ile hüzün arasındaki dengeyi ve edebiyatın toplumsal sorumluluğunu anlatıyor.

Antalya Edebiyat Günleri kapsamında verilen ‘En İyi Öykü Kitabı’ ödülünü paylaşan kitaplardan biri olan “Dünyanın Bütün Karıncaları” için tebrik eder, söyleyişiyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.  Kendinizden, yazarlık geçmişinizden ve yazarlık serüveninizde önemli gördüğünüz dönüm noktalarından söz eder misiniz?

Nezaketiniz ve emeğiniz için asıl ben teşekkür ederim.

1978 Adana doğumluyum. Geniş bir ailede, avlusu portakal bahçesine bakan bir evde dünyaya geldim. Babamlar dokuz, annemler yedi kardeş. Ve hemen hepsi aynı mahallede otururlar. Bu akraba kalabalığının yanı sıra yaşadığım bölge durmadan göç alan şehrin kenar mahallesine denk geldiğinden, birçok halktan oyun arkadaşlarım oldu, günlerimin büyük bölümünü sokakta geçirdim. Adana’nın mahalleleri, sokakları daima hercümerç, kaos ve çılgın işlere sahne olduğundan, çocukluğumdan bu yana tanık olduğum olay, durum, karakter sayısı beni ve yazdıklarımı hayli etkiledi. Adana geçmişten bu yana sınıfsal çelişkilerin, gelir dağılımındaki uçurumun, isyanın, makaranın, boş beleş işlerin, su gibi akan boğma rakının, eğlenmeyi ve sövmeyi seven insanların merkeziydi. E bende yazmaya karşı bir eğilime, insanlarla, onların yaşam koşullarıyla ilgili bir derde sahiptim. Bütün bu gördüklerim, yaşadıklarım bana ayrıca bir artı sağladı. Okuma serüvenim her ne kadar küçük yaşlarda başladıysa da yazmaya orta yaşı geçtikten sonra başladım

Benim edebiyattaki dönüm noktam, kendi metinlerime eleştirel bakmayı öğrendiğimde başladı. Çoğu zaman şöyle düşünürdüm, insanlar beni neden okumak istesinler? Şayet dil, işleyiş, kurgu ve dert ettiğim konuları aktarış biçimi olarak kendimce bir üslubum olmayacaksa okur neden bir kitaba zaman ayırsın ki.   Bu noktadan sonra yazdığım metinler üzerinde daha sorgulayacı bir gözle bakmaya başladım. 

“Eski Zaman Türküsü” ilki olmak üzere bu ikinci öykü kitabınız. Şiirsel bir dille ve güçlü bir toplumsal damarla yazıyorsunuz. Yazın hayatınızı sadece öyküyle mi sürdürmek istiyorsunuz ya da diğer seçeneklere kapınız aralık mı?

Sanırım lafı çok uzatmayı sevmiyorum. O yüzden de anlatmak istediğimi roman gibi geniş bir perspektifli edebi bir tür yerine nakavt etmeyi hedefleyen öyküyle vermeyi tercih ediyorum. Ama bu ileriki süreçlerde edebiyatın diğer türlerinde ürünler vermeme engel değil. Şayet kendimi öykünün dışında da ifade edebileceğime inanırsam en azından denerim diye düşünüyorum. 

Öykülerinizde mizah, acının hep bir adım gerisinden geliyor. Bu ritim sizde içgüdüsel mi işliyor yoksa bilinçli bir estetik tercih mi?

Karakter olarak mizahı da hüznü de seven bir yapım var. Daha önce dergilerde mizahi öykülerimle yer aldım. Ancak dünya ve yaşadığımız ülke  bana mizah yaptırmamak için adeta trajedi üstüne trajedi doğuruyor. Haliyle yazdığım öykülerde mizah hüznün ardına düşüyor. 

Kelime dağarcığınız çok zengin ama aynı zamanda çok sahici. Kullandığınız deyimler, atasözleri sahibinden az kullanılmış tazeliğinde. Bu zenginliğin ana kaynağı okumak mı, sokak mı daha çok?

Öncelikle Çukurova gerek argonun, gerekse kendine has deyimlerin bol olduğu bir coğrafya. Şahsen kendimde o kullanılan argoyu ve deyimleri kendi yaşamam içerisinde bizzat deneyimledim. Diğer yandan okumanın etkisi her ne kadar çok olsa da sokakta geçirilen zamanın faydası o denli yadsınamaz. Bir de okumak derken yalnızca öykü türünde okumalardan bahsetmiyorum, şiir, deneme, roman vb. türler de kelime dağarcığıma katkı sunan türlerdir.  

    “Dünyanın Bütün Karıncaları” insan emeğine, direncine ve yüklerine dair güçlü bir metaforu simgeliyor. Sizce insanın karınca gibi yaşadığı bu dünyada edebiyat neyi hafifletir/neyi ağırlaştırır?

    Bana kalırsa edebiyat yalnızca bir keyif ve zaman geçirme aracı olmamalı. Elbette edebi bir lezzetten sözedebiliriz fakat aşağıda da belirteceğim üzere bir de yönelim sahibi de olabilmeli. Edebiyat, yazar ve okur arasında zımni bir anlaşma ile ileriye taşınacak olayların, olguların, felaket ve trajedilerin insani bir biçimde estetik ile birleşerek tarihe kendi cephesinden şerh de düşebilmeli diye düşünüyorum.  

    Yazma ya da okuma rutinleriniz var mıdır?

    Yazacak bir metnim var ise sabah erken (Dört, beş gibi) kalkar ve yazarım. Okuma eylemini ise fırsat bulduğum her an gerçekleştiririm. 

    Öykülerinizde tanıdığınız, bildiğiniz komşuluk ettiğiniz kimselerin sesi duyuluyor. Gerçeklikten aldığınızı kurguya aktarırken kendinize koyduğunuz etik sınır nerede başlar?

    Kendime pek sınır koyduğum söylenemez. Şöyle ki, çünkü ben yarattığım karakterlerin yaşamlarından ve anlattığım olaylardan yalnızca esinleniyorum. O çok iyi bildiğim insanlar ve yaşadıkları olaylar benim için sadece bir kerteriz noktası. Geriye kalan her şeyi, isim, olay, mekan vb. kurgu yoluyla karakterleri hiçbir şekilde mağdur etmeyecek bir biçimde sis bulutlarıyla örtüyorum.  

    Öykülerinizin konularını seçerken, öykülerinizi yazarken temel motivasyonlarınız neler? Öykü yazmak isteyenlere ne gibi önerilerde bulunmak istersiniz?

    Öykü konularını genelde ben seçmem. Onlar gelir beni bulur. Bir olayı ya da karakteri yazabilmem için duyarlılığımın harekete geçmesi gerekir. Onun dışında ısmarlama metin yazamam zaten. Yazacağım şey içime dokunmalı. Başka türlüsü mümkün değil. 

    Öneri kısmına gelirsek, kendim elbette bir edebiyat otoritesi değilim, yaşayan onlarca usta edebiyatçının karşısında önermekten genellikle imtina ederim. Fakat kendi deneyimlerimden yola çıkarak şunu söyleyebilirim. Okuma ve yazmanın koşut ilerlemesi ve yazdığının neye denk düştüğünü bilmek gerek diye düşünüyorum. 


    Önce Sonra

    keyboard_arrow_up