Orada yalnızca şimdi değil; senin çocukluğun, benim unutmaktan yorulduğum gecelerim, gülümseyerek çekilmiş ama içi sessiz fotoğraflarımız da yer alacak.
Birbirimizin geçmişine tanıklık edeceğiz; acıyarak değil, anlamaya çalışarak.
İnsan, kendi anılarını bir başkasının eline bıraktığında en savunmasız hâline bürünüyor.
Ve sen bunu istiyorsun.
O zaman—al. Sende dursun.
Ben de kendimi senin gözlerinden görebileyim.
Bu öyle bir şey ki…
Bir müziğin ortasında “Sen al, sen dinle” dediğinde, o artık sadece bir şarkı olmaktan çıkar.
Senin iç geçirişinin sesine dönüşür;
ben de orada, o sesin içinde yerimi alırım.
Tıpkı senin bir gün balkonunda otururken, benim Kütahya’da çocukken işaretlediğim kavak ağaçlarını bir anlığına görebilmen gibi…
Belki önce bir sis gibi yaklaşırım sana;
yavaş yavaş çözülen bir pus gibi.
Başta çekingenimdir.
Liseye başladığım ilk günün acemiliği durur üzerimde; her şey saf, her şey taze.
Yüksek sesle konuşsam, sessizliği kıracakmışım gibi gelir.
Ama senin gözlerinde tanıdık bir sakinlik bulursam—
gözlerin “çekinme, benim dünyamda yalnızca sen varsın” derse—
işte o zaman, ikinci sandalyeye otururum.
Düşüncelerim başta dağınıktır.
Çünkü dünyada hep toparlamam beklendi.
Ama burada, o masanın üzerinde hepsini dağıtabilirim.
Çocukluğumdan kalan kırgınlıklar, delicesine sevip de içimde sustuklarım, kelimelere bile cesaret edemediğim duygular…
Hepsi yavaş yavaş masaya dökülür.
Döküldükçe hafiflerim.
Varlığım bir koku gibi yayılır odaya.
Güller açıyor sanırsın Isparta’da.
İçinde hem hüzün hem umut vardır:
Biraz gül, biraz vanilya kokusu gibi…
Biraz ben.