menu Menu

Irmak Zileli: İnsan bir hikâye anlattığında bunu ilk önce kendine anlatmış olur.

Kelimeler kâğıda döküldüğünde aynı anda onun okurusunuzdur. Dolayısıyla anlatma ihtiyacı ile anlamlandırma çabası birbirinden ayrıştırılamaz bana göre.

Kelimeler kâğıda döküldüğünde aynı anda onun okurusunuzdur. Dolayısıyla anlatma ihtiyacı ile anlamlandırma çabası birbirinden ayrıştırılamaz bana göre.

Eserlerinizde bireyin iç dünyası, kırılganlıkları ve zihinsel çatlakları güçlü biçimde hissediliyor. Yazmaya sizi ilk iten şey anlatma ihtiyacı mıydı, yoksa anlamlandırma çabası mı?

İnsan bir hikâye anlattığında bunu ilk önce kendine anlatmış olur. Kelimeler kâğıda döküldüğünde aynı anda onun okurusunuzdur. Dolayısıyla anlatma ihtiyacı ile anlamlandırma çabası birbirinden ayrıştırılamaz bana göre. Bir hikâyem var anlatmak istediğim dediğimde onu anlamlandırmak istediğimi de söylemiş olurum. Çünkü yazarak önce kendime anlatıyorumdur. Yazdıklarımın ilk okuruyumdur. Bir şeyi sözcüklere dökmek, onu simgeselleştirmek, yani dışsallaştırmaktır. Bu dışsallaştırma anlamlandırmanın ilk adımı olur. Dışıma çıkarırım, ona bakarım, onun okuruyumdur artık ve içimdeki halinden farklı bir şeydir gördüğüm, kaçınılmaz olarak. Bu fark anlamlandırma dediğimiz şeyi yaratır. O yüzden anlatma ihtiyacı ile anlamlandırma çabası bana göre aynı şeydir. Ve yine tam da bu yüzden yazarın “müthiş bir hikâyem var, anlatmak istediğim çok değerli fikirlerim var, şimdi de onları yazacağım” duygusuyla yazmasının kendine yönelik bir kandırmaca olduğunu düşünüyorum. Yazar anlatacağı hikâyenin anlamını, gerçekten ne manaya geldiğini yazıp bitirmeden asla anlayamaz, bilemez. O yüzden yazı süreci yazan için de bir keşif, öğrenme ve dönüşüm sürecidir. Bunun farkında olsun ya da olmasın. Ben buna bile isteye soyunan biriyim. Hatta bu dönüşüm için yazan, ondan haz alan, beslenen biri. Buradan bakarsak anlatmak bir sonuçtur. Anlamlandırmak ise yazma arzumun derinindeki ihtiyaç. 

Metinlerinizde sessizlik, bastırılmış duygular ve görünmeyen gerilimler belirgin bir atmosfer yaratıyor. Bu sessizlik bilinçli bir estetik tercih mi, yoksa anlatının sizi doğal olarak götürdüğü bir alan mı?

Hayatta, ilişkilerde, insanın iç dünyasında aşikâr olandan ziyade örtük olana yöneliyor dikkatim. Hakikatin orada gizli olduğunu hissediyorum belki. Açık ve net ortada olan açık ve net ortada zaten. Hatta pek çok kez ortada duran, başka bir şeyi saklamak için orada gibi geliyor. Dolayısıyla görünenin ardına ulaşabilmek için bir kazı yapmak gerekiyor. Gerçeklik çoğunlukla bir maskenin ardında gizli. Aslında hayatın içinde eylemlerimiz, sözlerimiz, takındığımız ifadeler, durumlar birer maske. Hepimiz sahtekârız demeye çalışmıyorum. Hayatın kendisi, hadi buna olaylar diyelim, özdeki yaşantıyı örten bir şey. Bu nedenle kurmaca, olanı biteni olup bittiği haliyle anlatmaz. Onu yeniden kurar. O maskeyi ortadan kaldıracak şekilde. Gündelik hayatın içindeki deneyimimizi kayda alsak ve oturup defalarca izlesek, yavaşlatarak izlesek, yakınlaştırarak izlesek yine de ne yaşadığımızı anlamlandırmamızı sağlamaz bu kayıtlar. Görüntünün arkasındaki insanı, gizlenen gündemleri, niyetleri, arzuları, söylenmeyenleri, akıldan geçirilenleri, duyguları ortaya çıkaracak şekilde yeniden kurgulamamız gerekir. Estetik tercih ile anlatının doğal akışı bu noktada birlikte işleyen şeyler. Anlatının doğal akışı, hayatın doğal akışının içinde gizli olan hakikati ortaya çıkartmak üzere biçimlendirilen bir akıştır. Bu biçimlendirmeyi yaparken ister istemez baskın seslerin geri çekilmesini sağlamak gerekir. 

Metnin içindeki sessizliklere gelince kastınız eğer metinde dile getirilmeyenler aracılığıyla anlatıyı kurmayı kast ediyorsanız bu bir estetik tercihtir evet. Yani her şeyi de anlatmamak, boşluklar bırakmak. Bu tür alanlar okurun oyuna katılmasını sağlayan, okurun hikâyedeki boşlukları tamamlamasına imkân tanıyan fırsatlar olarak, metni tek başına yazmama arzusundan doğuyor. Ben okurun zihnine tohumları atmayı ve orada filizlenecek hayalleri harekete geçirmeyi tercih eden bir yazarım. Metnin okurun zihninde çoğalmasını, tamamlanmasını, yaratılmasını istiyorum. Bu da metnin poetikasına dair bir düşüncenin ürünü. 

Eserlerinizde kadın karakterler, toplumsal rollerin ötesinde, çelişkileriyle ve derinlikleriyle öne çıkıyor. Kadınlık hâllerini ele alırken sizin için en belirleyici mesele nedir?

Hangi cinsiyetten, hangi yaştan, hangi meslekten, hangi sınıftan olursa olsun karakterlerimi ele alırken benim için belirleyici olan tek mesele onu bir şablona oturtmamaktır. Bu da belki dediğiniz şeye yol açıyordur. Kişileri bir kimliğe hapsetmezseniz, onu sadece kadın, sadece erkek, sadece genç, sadece kâğıt toplayıcı olarak düşünmekten kendinizi kurtarırsanız, yaşayan, kanlı canlı bir insan olarak var olmasına izin verirseniz, karakteriniz derinleşir ve insan olur. Bunun yolu da karakteri bir çırpıda oluşturmamaktır. Hatta hiç oluşturmamaktır. Onun süreç içinde, yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşmasına eşlik etmektir. Karakteri belirlemeye çalışmadan, ona bir kimlik ya da rol biçmeden. 

Metinlerinizde zaman çoğu zaman doğrusal ilerlemez; anılar, iç sesler ve kırılmalarla şekillenir. Zamanı kurarken sezgisel mi ilerlersiniz, yoksa yapısal bir planınız olur mu?

Zamanın bu şekilde kurulmasının nedeni aslında iki soru önce söylediklerimle benzer şekilde gerçekliğin içindeki hakikati görünür kılma çabasıyla ilgili. Çünkü hayatın doğrusal görünen akışı, doğar, büyür ve ölürüz, hakikatin de bu denli yalınkat algılanmasına yol açıyor. Bu doğrusal akışa bağlı kalan anlatılar, zamanın içindeki kırılmaları, anın içindeki geçmiş kalıntılarını, tasavvurlar aracılığıyla şimdiki zamanın içine yerleşiveren geleceği, bunlar arasındaki etkileşimi yok sayıyor. Bu görmezden geliş zamanın belli bir sona doğru, ilerlemeci bir mantık içinde aktığını, hayatı, duyguları, olup biteni, kararlarımızı benzer bir mekanizmayla işlettiğimiz inancına bizi hapsediyor. Oysa alınan kararların içinde geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek bir arada etki ediyor. Dahası bunlar birbirini de etkiliyor. Ya da duygularımız bunların kaosundan doğuyor. Hiçbir zaman geçmiş deneyimlerden yalıtılmış bir yaşantımız, pür bir biçimde şimdiki zamandan ibaret bir duygumuz, düşüncemiz, ruhsallığımız yok. Hayatın doğrusal akışı da aslında bir maskeleme. Görünürde olan bu. Oysa deneyimlere derinlemesine baktığımızda zamanın katmanlı yapısını görürüz. Kurmacada doğrusal akışı tercih ettiğim, olayların birbirini kovaladığı zaman akışını işlettiğim bir romanda bile o akışın içine geçmişi ve geleceği katarak zamanı ve hikâyeyi bir yumağa dönüştürmemin sebebi budur. Dolayısıyla metnin akışını belirleyen hikâyenin ihtiyacıdır, lineer mi akacak, çağrışımsal mı, bir çember mi kurulacak, tek bir anın içinden geriye mi bakılacak… Bu ihtiyacı sezerim, sonra da yapıyı kurarım. Ama hangisini yaparsam yapayım zaten zamanlar birbirinden ayrıştırılamaz. 

Yazma sürecinde sizi en çok zorlayan aşama hangisi: metne başlamak, doğru sesi bulmak ya da metni bırakabilmek?

Metne başlamak sanırım en zoru. Hep okunacak yeni bir şey, kaldırıp altına bakılacak bir taş, dur şurasına da çalışayım diyecek bir eksik bulmakta üstüme yoktur. Neyse ki böyle durumlarda beni dürtecek, yok yok hazırsın artık hadi başla bakalım diye itekleyecek bir editörüm var. Melisa Ceren Hasmaden’le çalışırken sık sık bunu konuşuruz, hazırlanma sürecine titizlenmek iyidir ve metnin ihtiyacını gözetmek gerekir. Derin kazı yapmak ve karakteri derinlemesine keşfetmek, hikâyede boşluk bırakmamak… Ama Ursula K. LeGuin’in dediği gibi bir kedinin avına atlarken sahip olduğu sezgilere de sahip olmak gerekir. Ne erken ne geç kalınması gereken bir andır başlangıç noktası. Burada en büyük düşman mükemmeliyetçilik. Aslında başlamakta zorlanmanın arka planında hata yapma korkusu var muhtemelen. Zaten mükemmeliyetçiliği de kazırsanız o çıkar. Bana bu noktada güç veren, Mario Levi’nin ikinci romanıma başlama cesareti gösteremediğim bir anda söylediği şu söz olmuştu: “Olmadı çöpe atarsın!” Bu rahatlıkta olmayı zamanla öğrendiysem de yazma sürecinde hala arada bir dürten, “oluyor mu?” kaygılarıyla baş etmek de hep zorlayıcı. Buralarda da yine imdadıma Melisa yetişiyor ve bana hatırlatıyor hep böyle olduğunu, yani bunun sürecin bir parçası olduğunu. Kim demiş yazmak yalnız başına yapılan bir iştir diye!

Okurla ilişkinizi nasıl tanımlarsınız? Metinlerinizin okurda bir rahatsızlık, yüzleşme ya da sarsıntı yaratmasını ister misiniz?

Kuşkusuz etkide bulunmak ister yazar. Aksi halde yazdıklarını paylaşmazdı. Ama bu etki etmenin biçimi benim için önemli. Okura bir şey yapmaktan, onu bir halin içine sokmaktan, onu bir şeye maruz bırakmaktan çok, okurla girilen ortak bir deneyimin dolaylı sonucu olmasını isterim bu etkinin. O yüzden de okurda rahatsızlık, yüzleşme, sarsıntı yaratmak gibi ifadeler bana uzak. Şöyle kurabilirim cümleyi: Ben yazarken rahatsız olurum. Bu rahatsızlığa razıyımdır, hatta gönüllü. Çünkü rahatsızlık yoksa dönüşüm de mümkün değildir. Böyle söylediğime göre yazma eyleminin kendimde bir dönüşüm yaratmasını arzuluyorumdur. Dönüşümün yüzleşmeyle mümkün olacağını ve tüm bunların da sarsıcı deneyimler olduğunu biliyorum. Bir romanın fikrinin doğduğu andan, son noktanın konulduğu ana dek yaşanan süreçte zihnimi ve ruhumu bu dönüşüme açıyorum. Hatta en önce bunun için yazıyorum diyebilirim. Başkalarına bir şey söylemek, başkalarına etki etmek buna eşlik ediyor kuşkusuz. Birbirinden çok da ayrıştırılabilir şeyler olduğunu düşünmüyorum ve hatta dönüşmeyen, yüzleşmeyen, sarsılmayan bir yazarın ortaya koyduğu metnin okurda öyle bir deneyim yaratabileceğine pek inanmıyorum. Yazar rahat koltuğunda oturarak okuru rahatsız etmeye çalışırsa bu şiddettir. Eşitsiz bir ilişkidir bir kere. Oysa benim açımdan metin, yazar ile okurun oyun mekânı. Yazmanın ve okumanın farklı eylemler gibi görünse de birlikte işleyen neredeyse işteş eylemler olduğunun, ancak karşılıklı bir ilişki içinde var olabileceklerinin farkındayım. Dolayısıyla yazanın yazma hali, okuyanın okuma halini etkiliyor. Hatta okuyanda yeniden yaratılan metin, yazar bundan haberdar olsun ya da olmasın, yazarın metniyle ilişkisini de yeniden kuruyor. Böylece belki de okurun yaşadığı deneyimin de yazara bir etkisi var. Bu perspektiften şunu söyleyebilirim, yazdıklarımın okurda yaratmasını isteğim en kesin etki, oyuna katılma arzusunu ve yaratıcılığın fitilini ateşlemesidir. Çünkü ancak o zaman okurumla gerçek anlamda bir bağlantı kurduğumu hissedebilirim. 

Son romanınız Şimdi Buradaydı, sezgi, suç ve vicdan ekseninde ilerleyen güçlü bir psikolojik gerilim barındırıyor. Bu romanın çıkış noktasında sizi yazmaya iten temel soru neydi?

Kötülük nedir, kaynakları nelerdir? Zihnimdeki ilk soru buydu. Sosyal medyada en çok dikkatimi çeken serzenişlerden biri: Çok fazla kötülük var! Ama bu serzenişte bulunduğunuz anda sanki o kötülük sizde yokmuş, siz bu kötülüğün sorumluluğunu taşımıyormuşsunuz, siz iyilerin tarafında bulunma payesini kapmış ve kendinizi kötülükten azade kılmış oluyorsunuz gibi bir algı var. Ne de olsa serzenişte bulundunuz, demek ki bu hal ve gidişten memnun değilsiniz, hatta o kötülüğü gerçekleştiren bir fail olma ihtimalinizi de bu yolla ortadan kaldırdınız. Fakat gerçekten öyle mi? Kötülük bizim uzağımızda mı? Kendimizi iyi tarafta konumlandırdık ve kötünün içimizde bir yerlerde pusuya yatmış olma ihtimalini eledik mi sahiden? Öyleyse şunu da sormak gerekiyor, kötülük ya da iyilik halleri sabit midir? Ya da kötüler çok mu özel, farklı, hastalıklı, normun dışında bir yerde midirler? Mesela kadın cinayeti işleyen bir fail sokakta yanımızdan geçip giden, son derece normal görünen biri de olamaz mı? Bir gece önce çocuğunu kucağına alıp sevmiş biri yarın onu katledemez mi? Dışarıdan bakınca çok düzgün görünen, örnek vatandaş, aile babası, iyi bir eş, nazik birinin içinden kötülüğün çıkmayacağından ne denli emin olabiliriz? Dahası pek çok kötü eylemi gerçekleştirenler bunları birtakım iyi niyetlerin arkasına gizleyerek yapmamış mıdır? Buradan tabii ister istemez kötülüğün sıradanlığı kavramına ve bunun politik çağrışımlarına dek uzandı mesele. Siz temel soru dediniz, ben sorular silsilesiyle geldim ama aslında her soru ötekini doğurdu diyebilirim. 

Şimdi Buradaydı’da “önlenebilirlik”, “seyirci kalma” ve etik sorumluluk gibi kavramlar öne çıkıyor. Sizce bir suça tanık olmakla, onu engellememek arasında nasıl bir sınır var?

Aslında çok güzel bir bağlantı kurulmuş oldu, kaldığım yerden devam edeyim. Kötülüğün sıradanlığı demiştim en son. Biliyorsunuz, Hannah Arendt bu kavramı bir Nazi subayının “ben verilen emirleri yerine getirdim” sözünden hareketle ortaya koyuyor. Tartıştığı mesele tam da sizin sorunuzla bağlantılı. Kişinin bir emri yerine getirmesi, onu eyleminin sorumluluğunu almaktan kurtarır mı? Emri yerine getirmek ve getirmemek noktasında kişinin iradesini elinden alan nedir? Burada kişisel vicdan, adalet duygusu devre dışı bırakıldığında kimdir suçlu olan? Bireyin bu konulardaki sorumluluğunun iptal edilmesi mümkün müdür? Bunun mümkün olduğunu söylediğiniz anda iktidarların söylemini içselleştirmiş ve sınır tanımayan kötülüğün önünde durabilecek yegâne şey olan vicdanı ortadan kaldırmış olursunuz. Tanık olduğumuz her suçu engelleyemeyebiliriz ama tanık olmanın sorumluluğunu alabiliriz. Faşizm insanların özneliğini yok ederek kurar egemenliğini. “Verilen emirleri yerine getirdim”, failin kendini kollama cümlesi olarak işlev görse de aynı zamanda bir nesneleşmenin itirafıdır. Tanık olmanın sorumluluğunu almak da nesneleşmeye itiraz etmenin bir yoludur. Bu belki suçu durduramaz, ama tanıklığın dile getirilmesi, yapılanın üstünün örtülmesine engel olmak bir sonrakini durdurabilir, başkalarına cesaret verebilir, karşı sesleri çoğaltabilir ve itiraz potansiyellerini ortaya çıkarabilir.

Günümüz edebiyat ortamına baktığınızda, sizce edebiyatın karşı karşıya olduğu en büyük risk nedir: hız, görünürlük baskısı, benzer anlatıların çoğalması mı?

Aslında hepsi birbirini doğuran meseleler ve evet her biri sonuçları itibarıyla bir nitelik kaybına yol açıyor. Edebiyatın içinden geleni kâğıda dökünce kotarılan bir şey olduğu algısı giderek yerleşiyor. Oysa bir metnin katmanlı ve derin bir yapısının olabilmesi, karakterlerin inşası ve dil üzerine düşünmek için yazarın öncelikle kendi poetikası üzerine düşünmesi, emek harcaması, entelektüel olarak beslenmesi gerektiğini düşünüyorum. Aynı şekilde bir romanın bu katmanlarının oluşturulması için yazarın o emeği metne özel de vermesi şart. Karakterin inşası dediğimiz şey de masa başında üç beş gün çalışarak olacak bir şey değil. O zaman karton karakterler ortaya çıkması kaçınılmaz. Dili kurmak vs için de metnin arka plandaki bu çalışmasının olgunlaşmasına ihtiyaç var. Tüm bunlar da zaman demek, emek demek, öteki metinlerden, yazarlardan ve disiplinlerden yararlanmak demek. Ben cepten yerim, bugüne dek çok okudum, çok beslendim de diyebilir tabii insan ama o zaman kendini tekrara düşmeyi de göze almış olur. İşte bir risk bu mesela. Ya da hikâyeye özgü çalışmayı reddetmiş olur. İnsan öyle elini şakağına koyup düşünerek yeni fikirlere ulaşamaz. Zihnini çalıştırması için karşılaşmalara ihtiyacı vardır. Başka zihinlerle ilişki kurmaya, etkileşime. Yanlış anlama olmasın buradaki etkileşim sosyal medyadaki etkileşim değil. Derin bağlantılar, derin düşünce süreçlerinin birbirine ulaşmasından doğan etkileşimden söz ediyorum. Romanlarım için yaptığım okumaların hiçbiri kendime birtakım bilgiler yüklemek için değildir. Tabii ki bilgi birikiminin artması dolaylı bir sonuç olarak iyidir ama asıl amacım zihnimi tetiklemek, bağlantılar kurmasını sağlamak ve düşünce üretmesi için zemin yaratmaktır. Bütün bunlar da belli bir zaman aralığına sıkıştırdığınızda gerçekleşmez. Sonsuz bir zamanda da gerçekleşmez ama hedef odaklı bir şekilde, şu kadar zamanda yeni roman çıkarmam lazım diyerek asla olmaz. Yaratıcılık buradan doğmaz. Bu sizi konfeksiyon işçisine dönüştürür. Günlük sınırlar olabilir (günde şu kadar okuyacağım gibi), bu yeterlidir. Ama romanı şu kadar zamanda yazacağımdaki sınır ile aynı şey değildir bu. Yazmak benim açımdan bir yeraltı faaliyetidir ve bir süreliğine görünmez olmayı göze almayı gerektirir. Çünkü beslenmeye, dolmaya ihtiyacım olduğunu bilirim. Yaratıcılığın tanrı vergisi bir deha eseri, mistik bir beceri olduğuna inanmadığım için böyledir bu. Yeteneğimin ve yaratıcılığımın benim kendimden menkul varlığımdan doğmadığını, başkalarıyla birlikte oluştuğunu ve bu etkileşime muhtaç olduğunu bilirim. Kendini aşmak isteyen bir yazar, nitelikli bir metin ortaya çıkarmak isteyen kişi, arayışı olan biri bu ihtiyacı kabul etmelidir. İşte günümüzde bu ihtiyacın yok sayılması, çağın hız talebini karşılamak için kişinin kendini ikna etmesidir bana göre. O zaman kişi ben yazdım oldu demenin bir sorun olmadığına inandırır kendini. İçimden geldiği gibi yazdım ve ortaya şaheser çıkarttım, oldu işte, kim itiraz edebilir? Hele ki dürüst eleştiri, açık sözlü diyalog, açık yüreklilik geçer akçe değilse. Zihinlerimiz popüler kültürün bombardımanından korumak kolay değil. Bu narsistik çağda herkesin kendini o veya bu şekilde görünür kılmaya ihtiyacının olduğuna inandırılıyoruz. Bunun bir gereği olarak da birbirimizi eylemezsek kimse bizi eylemez diye korkuyoruz. Değer ölçütümüz hep ortada olmak, alkış almak, beğeni toplamak üzerinden belirlendiğinde bu ölçüt sanatsal üretimin hızını da belirliyor. Kafalar karışıyor, doğaldır insanız. Sürekli uyanık olmak gerekiyor. Benim metnimin değerini belirleyen nedir, sorusunu tekrar tekrar sormak gerekiyor. Yazarın görünürlüğü ya da sosyal medyadaki kişisel hesabındaki like sayısı ya da kitabın satışı metnin niteliğine dair bir ölçüt olabilir mi? Bunu hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor. Çok satmak da az satmak da bir ölçüt değildir bence. Ne bir kitap çok sattığı için ona kötü damgası vurulabilir, ne de az sattığı için. Tam tersi de geçerli. Yazar bence bunları yeniden ve yeniden düşünerek kendini bu akıntıya kapılmaktan korumalıdır. Ki yazdığı metni bu tür saikler belirlemesin. Riskler buralarda saklı gibi. Çünkü hız ve görünürlük baskısına teslim olduğunuzda bu, metninizin üretim sürecini, içeriğini, şeklini şemalini belirliyor. Şekil şemal demişken bir diğer risk de bu işte, edebiyatın biçimsel olarak niteliğine özen göstermeye vaktimiz kalmıyor. Dilin özgünlüğüne, yeni bir şey deneme çabasına, karakterin dilini yaratmak için yapılması gerekenlere de zaman bırakmıyor bu hız baskısı. Buna bir kılıf uydurmak kolay. Hikâye anlatıcılığı dersiniz, yalınlık dersiniz, otantiklik dersiniz. Fakat neden bütün metinler aynı furyaya kapılıp gitmiş gibi öyleyse? Bu tek tip anlatım biçimi, dilin hiçbir önemi yokmuş gibi yapma hali neden bu denli egemen? Yeni bir akımın işareti mi bu gerçekten yoksa aslında çağın dayattığı hız ötekine yer ve zaman bırakmadığı için mi? Bu soruları sorup tartışmak gerektiğini düşünüyorum. Yazarın dil, teknik ve anlatım biçimleri konusunda arayışı demode olduysa bunun sebebini edebiyatın kendi içinde değil, edebiyatın bir piyasa ürününe dönüşmesinde aramak gerek gibi geliyor bana. Ayrıca çok büyük de bir yanılsama yaratıldığını düşünüyorum. “Okurun talebi bu” cümlesinin piyasanın arzını manipüle etmek için arkasına saklandığı bir yalan olduğuna inanıyorum. Bence artık okur da bundan bıktı ve yeni şeyler talep ediyor. 

Henüz yazmadığınız ama zihninizin bir köşesinde dolaşan, “bir gün mutlaka” dediğiniz bir hikâye ya da tema var mı?

Bende böyle işlemiyor. Ben her dönem bir meseleye takılıp ona odaklanıyorum. Bir konular, hikâyeler galerim yok. Şimdi şu konuya bakıyorum, onu araştırıyorum dediğimde zihnim sadece ona odaklanmış oluyor. O konuda derin okumalarımı tamamladıktan sonra ve romanın son cümlelerine geldiğimde, yeni sorular, meseleler beliriyor. 


Önce Sonra

keyboard_arrow_up