Kaldırım taşlarının soğuk yüzüne dalıyor gözlerim. Üstünde çizili sarı çizgileri izliyorum. Yolunu şaşırmaları mümkün olmayacak kadar düzgünler. Seyre dalıyorum sarı çizgili ıslak kaldırımı. Az önce yağan yağmurun kokusu vuruyor burnuma. Ah, bu ne güzel koku tanrım! Çakan şimşeğin şiddeti ile aydınlanıyor kaldırım. Sarı çizgiler gururla parlıyor. “Bu ne şımarıklık!” diyorum. O anda gök yarılıyor sesiyle. Taş irkiliyor ben taşlaşıyorum sanki. Kalakalıyorum kaldırımın ortasında. Sarı çizgilere bakıyorum seviniyorum korktular diye. Çıt yok! Hâlâ düzgün, hâlâ aynı yoldalar.
İnsan bedenleri geçiyor beni. Elleri iki yana sarkmış, bakışları donuklaşmış bedenler, homurdanıyorlar buhar çıkan nefesleriyle. Sağa sola itekleniyorum kayıtsızca. Bana mı gülüyor şu çizgiler? Utanıyorum. Biraz geri çekiliyorum. Şimdi daha iyi görüyorum onları. Bir kadın geçiyor sarı çizgili kaldırımdan. Elinde tüylü bir köpek, paltosu, köpeği ile aynı renk, karışıyorlar birbirine. Gülmem geliyor, sarı çizgilere bakıyorum o da gülüyor sanki. Kaş göz yapıyorum, susuyoruz birlikte. Köpeğini çişe çıkarmış olmalı. Dua et de üstüne yapmasın dememle köpek bırakıyor çişini sarı çizgiye. Patlatıyorum koca bir kahkaha. Sarı çizgi sinirleniyor ama kadın ondan daha sinirli. Köpek ürküyor sesimden. Kadın söylenerek uzaklaşıyor benden. Utancın verdiği ürperti yanaklarımdan tüm yüzüme yayılıyor.
Gökyüzünün donukluğunda seyrek bir yağmur başlıyor. Sarı çizgiyi takip ediyorum yağan yağmurda. Ruhumu yeni bir acı dalgası sarıyor. Bir saplantıdan kurtulmak istercesine ayırıyorum gözlerimi çizgiden. Etrafıma bakıyorum. Ruhsuz binaların gölgeleri izliyor beni. Her şey ne kadar da uzak benden, ben ne kadar da uzağım yaşamaktan.
Ayaklarım yorgunluktan tükenmiş gibi, kararsızca oturuyorum kaldırımın bir köşesine. Ne kadar süredir yürüdüğümü düşünüyorum. Hafızamda geçmişe dair koca bir hiçlik var. Ne zamanın ne de kendimim farkındayım. Suya atılan bir taş misali seke seke geçtiğim yaşamda, şimdi batıştayım.
Dumanı tüten bir izmarit düşüyor yanıma. Kaçamak bakıyorum sağa sola sonra elime alıyorum. Sarı çizgi hâlâ bana bakıyor. Utanıyor mu benden? Ağzıma alıyorum izmariti, derin bir nefes çekiyorum. Yüreğimin en ücra köşesindeki bir ışık gibi sönüveriyor tek nefeste. Gözlerim sarı çizgide, yine utandırdım diye düşünüyorum. Zaten ben hep utandırırım! Üstündeki ıslak izmaritleri alıyorum. Elimle temizliyorum biraz da okşuyorum sarı çizgiyi. Kaybetme korkusu yayılıyor bütün bedenime. Affedilmek ve unutturmak istiyorum.
Birikmiş yağmur sularında bir kız çocuğu geliyor zıplayarak. Arkasında ona benzeyen bir kadın, annesi olmalı. Kız zıpladıkça kulaklarının iki yanından örülmüş sarı saçları da zıplıyor. Ucundaki kelebekten tokalar uçarcasına havalanıyor. Üstündeki palto kırmızı, şapkasıyla aynı renk. Ne güzel salınıyor saçları kırmızı şapkasından. Bizim sarıya basa basa geliyor. Belli ki oyun oynuyor. Sarı çizgi dışında bir yere basarsam sınavdan sıfır alacağım oyunu olmalı. Yoksa başka bir oyun mu? Söylemiş olmalı sarıya. Ona bakıyorum nefretle. Kıskanıyorum şu sarıyı. Asla yalnız kalmıyor. Hem hiç çabalamadan oynuyorlar onunla. Zaten kim oynar ki benimle! Nefretimi görüyor küçük kız ürküyor. Zıplamasını bırakıyor, ürkek bir tavşan gibi bakıyor bana. Annesi adımlarını hızlandırıyor. Hemencecik kapıveriyor kızın elini kendine çekiyor sertçe. Kırmızı kadife şapkası sarı çizgilere düşüyor. Kalbim konuşur gibi çarpıyor. Tam elimi uzatıp alacağım derken koşup alıyor şapkasını kız. Yüreğim müthiş bir burukluk hissi ile doluyor. “Ne şanslısın sarı çizgi!” diyorum yine.
Hava kararmaya başlıyor. Soğuk bir sessizlik hâkim. Uzaklardan gelen bir düdük sesi sessizliği bıçak gibi kesiyor. Sarsılıyorum. Saatlerdir aynı yerde olduğumu fark ediyorum. Yaşamanın feci yorgunluğu üzerimde, her şeye dayanır gibi önümdeki elektrik direğine dayanıyorum. Uzağım biraz sarıdan, ona bakıyorum solgun görünüyor. Belki de yoruldu insanlardan. Ama bozmuyor duruşunu, kaçmıyor benim gibi herkesten ve her şeyden.
Kıyafetlerimin ıslaklığı ile ürperiyor sefil bedenim. Ne kadar süre yağmur yağdı bilmiyorum. Gökyüzüne çeviriyorum gözlerimi. Yağmurdan arta kalan bulutlar sessizce ayrılıyorlar. Serin bir rüzgâr yollarını bulmalarına yardım ediyor. Ahh sarı, sen de yardım eder misin yolumu bulmama? Ses çıkmıyor sarıdan. Belli ki sıkıldı benden. Sarıyla köprüleri atmak üzereyken duyuyorum ayak seslerini. Sarıyla aynı anda dönüyoruz topuk sesine. Bir kadın yürüyor. Eteği esen yelle dalgalanıyor. Kiremit şapkasının altında beliren saçları gökyüzü ile aynı renk. Yavaş yavaş ilerliyor. Elleri mavi paltosunun cebinde. Dolgun dudakları kıpırdıyor, bir şarkı tutturmuş biraz çakırkeyif. Nasıl da salınıyor inceden inceye…
Ahh, bu güzelliği bana bahşeden gözlerim… Karanlık bir evdeki ışıklı iki pencere gibi deliyor geceyi. Büyülenmiş gibi izliyorum. Kalbimin sesi topuk sesleriyle bir ritim tutturmuş. Çivilenmiş gibi kıpırdamadan izliyorum. Hemen dibimde bitiyor topuk sesi. Hızla önüme dönüyorum. Korkuyorum kalbimin sesini duymasından. Usulca oturuyor yanıma. Bedeninin sıcaklığı bedenimi esir alınca dönüyorum yüzüne.
Kor gibi yanan bir çift göz, gözlerimin içine bakıyor. Yalnızlığımın dehlizlerinde kaybolmak üzereyken O mu bana gelmişti yoksa ben mi onu bulmuştum bilmiyorum. Gülüşüyle deliyor karanlık düşlerimi. İnce, narin eli uzanıyor kalbime doğru. Biliyorum kıpırdayabilsem tekrar yaşayacağım…