menu Menu

Korkacak Bir Şey Yok

Gospodınov yapabileceği en iyi şeyle veda ediyor babasına. Yazıyla. Konuşmanın, sözün eksik kaldığı yerde yazıyla tamamlıyor babasının ardından kalan büyük boşluğu. Ya da tamamlamaya çalışıyor. Ve bence en önemlisi, insanın bir kitapla vedasını da gerçekleştirebileceğini gösteriyor.

Gospodınov yapabileceği en iyi şeyle veda ediyor babasına. Yazıyla. Konuşmanın, sözün eksik kaldığı yerde yazıyla tamamlıyor babasının ardından kalan büyük boşluğu. Ya da tamamlamaya çalışıyor. Ve bence en önemlisi, insanın bir kitapla vedasını da gerçekleştirebileceğini gösteriyor.

‘‘Bir yerde, ağaçların arasına gizlenmiş bir guguk kuşu ötüyor, sesi hayati ve hafif. Korkacak bir şey yok.’’  Bu dizelerle bitiriyor Georgı Gospodınov ‘Bahçıvan ve Ölüm’ kitabını. Bende böylesine ince ve derin olan bu son cümleyle başlamak istedim yazıya. Çünkü biliyorum ki bazı şeylere başlamak bitirmekten de zordur. Bitirmek demişken, kitabı okuduktan sonra çıktığım yürüyüş yolunda ölü bir güvercin görmem de yazının devamı için bir sebep oldu. Zorlayan bir neden. Evet, zorlamak. Böylesine keskin bir duygunun durup okunması, ardından bir şeyler yazılması zor ve yağmurlu bir gün gibi. Ölünün ardından konuşulmaz ya; biz bu yazıda oturup bolca konuşalım ama ölüden değil ölümün kendisinden. İçimizde bıraktığı koca dünya oyuğundan.

Ve ben buraya ölmüş bir güvercinin hüznüyle geldim.  İncinmiş göğün kanatlarıyla.

Gospodınov ’un da dediği gibi; nereden başlayacağını bilemiyor insan. Biz Gospodınov ‘un kendinden başlamış olalım. Ne tuhaf bir millet yahu şu Bulgarlar! Onca bizdenken bir o kadar bizden uzak. Kitapta Bulgarlar ile yıllarca ortak çatı altında yaşamışlığın benzeşmesini de görüyoruz. Bazı duygular dilleri ve anlamları çürütüyor. Bazı sözlerin hissi tektir çünkü. Herkeste her kıtada, bölgede. Gospodınov ‘un diğer kitaplarına oranla bu kitap biraz da dünyanın merkezinden acıya doğru koşar adım bir yürüyüşün fotoğrafı gibi. Ortası oyulmuş veya sonradan eksilmiş bir fotoğraf. Sahi öyle değil mi? Öldü mü insan önce hafızamızdaki fotoğraflardan oyuluyor, sesi kulağımızdan, yüzü gözümüzden. Çünkü insan eksile eksile büyüyor hayata, insan oyula oyula. İlk günkü elmanın bahçesine koşar gibi. Ama Âdem ’siz ama Havva ’sız.

İyi bir yazar nasıl olur? Aslında çoğu öznel olmakla birlikte hiçbir zaman net bir şekilde cevaplanamayacak sorulardan biri. Ama şunu söylemek isterim ki; iyi bir yazar sadece yazdığı metinle değil metni kendi hayatındaki eşiklerle ve duyguyla aktarmayı başarandır aynı zamanda. Bundandır ki Georgı Gospodınov benim için iyi yazar şartlarını taşıyan biri. ‘Bahçıvan ve Ölüm’ ile insanın kendi hayatındaki uçurumları sansürlemeden ve duygusallığı altında ezilmeden nasıl aktarılabileceğini de kanıtlıyor. Ölü evini ve sakinlerini incitmeden nasıl bir keder devriyesinin atabileceğini…

Kitaba gelirsek; yazar, babasının hastalık sürecinden, ölümüne ve ölümünden sonraya kadar olan kısmı kaleme alıyor. Çoğu okur ve yazar Gospodınov’un roman-anı nitelendirmesine de karşı çıkıyor. Kitabın sadece bir anı kitabı olduğunu savunan da var. -Yazarın birkaç önerisi var: ‘Ağıt-Roman’, ‘Anı-Roman’ gibi– Bana kalırsa, kesinlikle bir roman ama ağıt bir roman. Romanda gerçeküstü bir kurgu aramak edebiyatın ayağının birini sakatlamak gibi geliyor. Ki reel hayatta, insan yaşamında ve akıştaki çoğu şeyin de bir kurgu olduğunu kabul edersek bu kitabın bir roman olduğunu da kabul etmiş oluruz. Ama ince ince sessizce edilmiş bir ağıt roman. Bunu tamamen kaderci anlayışın dışında savunduğumu da belirtmek isterim.  Bilirsiniz bir şeyleri reddetmek basit bizlerde. Son dönem eleştirilen şeyin bununla sınırlı kalması da metni buğulu bir hale getiriyor… Ama biz romanın genel çerçevesinden kopmadan devam edelim. Şiirsel bir anlatıyla bir yas evinde ağırlıyor kitap okuru. Başlangıç cümlesi -ki ben bunu bir bölüm olarak sayıyorum-: ‘Babam bir bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.’  Okuru nasıl bir zamana denk getireceğinin tahminlerini yürütmek için yeterli oluyor. Ansızın durup pencerelerden ağaçları izlemek gibi oluyor insan. İnsan durup durup bahçelere bakmak gibi… ‘Bir tür keder devriyesi gibi.’

Veda, insan soyunun ilk gününden bugüne kadar bir sancı gibi kendisiyle taşıdığı kambur. Her insanın vedası da kendisi gibi farklıdır. Her insanın vedasızlığı farklı. Gospodınov yapabileceği en iyi şeyle veda ediyor babasına. Yazıyla. Konuşmanın, sözün eksik kaldığı yerde yazıyla tamamlıyor babasının ardından kalan büyük boşluğu. Ya da tamamlamaya çalışıyor. Ve bence en önemlisi, insanın bir kitapla vedasını da gerçekleştirebileceğini gösteriyor. Genel bir perspektifle edebiyatımızda ki çoğu esere baktığımızda, her ne kadar açıkça belirtilmemiş olsa da birer vedanın ürünüdür. Sessiz sedasız söze düşmüş vedaların.

Kitap boyunca ölümden ve babasından bahseden yazar ne babasını ne de ölümü incitecek bir söz kuruyor. İnce eleyip sık dokuyor cümlelerini. Ölümün haysiyetini, babasının hayatındaki ağırlığını unutmadan. Dediğim gibi kendini ansızın bir yas evinde bulan okuru daha fazla duygusal boşluğa düşürmemek içinde babasının zamanda kendisine anlattığı küçük komik hikâyelerle kitabı neşelendiriyor. Kendi anlattığı hikâyelere babasının sesiyle güler gibi.

Edebiyatın birleştirici ve iyileştirici ruhu nasılda iyi geliyor bizlere. Bulgar bir yazarın acısına ortak oluyorken aslında her birimiz kendi içimizde sessiz sedasız veda ettiğimiz şeylerin acısını da hatırlıyoruz. El sallamadığımız vedaların sızısını.  Evet belki yas evi Gospodınov’a ait ama acı hepimizin acısı halini alıyor. Her neyse ne diyordu yazarın babası hiç umulmadık yerde: ‘‘Korkacak bir şey yok’’

Eminim ki çoğu okur kitabın bir bölümünde durup uzakları izlemiştir, bir ölünün ardından toprağı izler gibi ağaçları izlemiştir. Ve sonrası malum. Özlemek. İnsan bir kitapla da özleyebilir…

Peki kitabı öneriyor muyum? Önermek biraz bencillik olur, çünkü kitap okuru tüm bu hengameden alıp kendiyle baş başa bırakan bir rol üstleniyor. Savunmasız bir savaş meydanında terk eder gibi. Burada incinmeyen tek şey var oda ölümün kendisi. Bir yerlerde duydum: ‘‘İnsan baktığı her ölümde kendi ölülerini görüyor’’ diye. Bu kitap böyle bir şey…

Diğer yandan Metis Yayınları’na bir eleştiri. Sevgili Hasine Şen Karadeniz’in adını ön kapakta görmek isterdim. Çünkü çeviri kitaplar ortaklaşa bir emeğin ürünü. Çok zor olacağını sanmıyorum çevirmene hakkını teslim etmek.

Son olarak kitaptan bir alıntı vermiş olayım.

Son dediğime bakmayın bazı kitapların kapağı kapanınca bitmez, kitaptan hayata bir yürüyüş başlar…

‘‘Umut ve çaresizliğin birbirini besleyip alevlendirdiği uzun bir hikâye. Birinin oksijeni daima diğerinin ateşini harlar.’’

Ve biliyorum ki,

‘‘İnsan unutandır daima, insan unutulan.’’

Ve baba hep bir sızı…


Önce Sonra

keyboard_arrow_up