menu Menu
Salınımlar 5: Dal
Ormanı böyle düşlememiştim. Ev kadar karanlık, ev kadar savruktu şimdi. Ağaçlar aynı ağaçlardı, babam aynı babam. Pustum. Diktim kulaklarımı. Kaskatıyım. Bir karaltı geçti solumdan. Seçemedim. Arkama döndüm.
Feyza Akbulut Öner N°5 / Kış, Öykü
Bazil Karaçur Olmak Önce Utanmazlığın Konforu Sonra

“Görmüştüm ben de / hakikati ölü:/ kaskatıydı gözleri bir tavşanınki gibi”

 OLAV H. HAUG

Bahçelerinde erik ağacı olan evlerden korkarım.
Bahçelerinde erik ağacı olan evlerin uykularından da…
Bahçeleri olsun olmasın evlerden, öz ya da üvey bütün yakınlıklardan korkarım. Bir de kırmızı tavşanlardan…
Gebeliğinin sekizinci ayının sekizinci gecesinde, uykusuna giren sekiz kadın, sekiz kez adımı ünlemiş anamın kulaklarına: Dalca, Dalca, Dalca…
İkisi kıt akıllı beş kızdan sonra dal gibi bir oğlan bekler olmuş hâliyle kalan günlerde babam. Gel gör ki eğri, kalkaleli, ağrısız sızısız düşüvermişim bir ikindide erik ağacının dibine. Şaşıp kalmış anam, doğru dürüst ıkınamamış bile.Ayfer ile Gülfer çığlık çığlığa, ellerini kollarını nerelerine koysalar bilemeden dönüp durmuşlar etrafımda. Küçük ablalarım içeri kaçmışlar. Nilüfer kucaklayıp havaya kaldırmış beni. Evirip çevirip sağıma soluma bakmış dikkatlice. Sırtımda yükle doğmuşum, bacaklarım ipince. Dal gibiymişim gerçekten, Elifba derslerinden tanımışlar hemen Seher ile Güher. Kederinden bomboşmuş anamın gözleri ya da dopdoluymuş emin değiller bundan, camdan pek seçememişler.
“Benim olsun bu oğlan.”demiş Nilüfer, bahçedekilere. Sıkı sıkı bastırmış göğsüne. “Seni kurdun önüne atmadı.” diye gururlanmış Seher. Anam itiraz etmemiş. Üstünü başını değiştirip uykusuna gitmiş hemen. Sanki cebinden eriği düşmüş de onu da Nilüfer alıvermiş gibiymiş giderken.
“Hiç ağlamadın sen.” dedi Güher.
“Anam çok ağladı.” dedi Seher.
“Babam neredeydi?” diye sordum onlara.
“Bahçenin ucundaa…” diye uzattılar.
“Ne yaptı beni görünce?”
“Bakmadı ki.” dediler.
“İki tavşan vurmuş, derilerini yüzüyordu.” dedi midesi bulanarak Seher.
“Kıpkırmızı, kanları damlaya damlaya astı onları ağacın dallarına. Asarken gözünün ucuyla sana da baktı ama gördüm ben.” dedi Güher.
“Kırmızı tavşanlar…” diye açıkladı Seher hemen “Hani senin uykularına girenler işte…” dedi.
Allah var, korktukları kadar celallenmemiş babam. Karnını içine çekmiş üç beş ay, o kadar. Ama o kış daha çok kalmış gümede. Pek uğramamış eve. Avladıkça erik ağacının dallarına asmış öfkesini, çaresizliğini. Saz tavukları, kaşıkgagalar, karamekeler, bağırtlaklar, çıkrıkçınlar, ara ara tavşanlar….
Anamı emmemişim pek. Nilüfer beslemiş beni.
“Hanenin de harflerin de sekizincisi bu oğlan.” deyip inandıkları yerden vurmuş bizimkileri. Erik, dallarını yere sermiş yükünden o bahar. Nilüfer, nereye yetişsin bilememiş. Anam uykusundan pek kalkmamış. Ayfer ile Gülfer bahçeden içeri yatmadan yatmaya girmişler. Seher ile Güher de küçüklermiş ama biri bezlemiş, öbürü zıplatmış, el birliğiyle çıkarmışlar beni ortalığa.

Gövde
Türlü türlü hayvan olurdu babam.
Kızarken tıs tıs tıslayan bir kara yılan: “Sussssuusss…”
Çanağı elinin tersiyle itelerken kıvrık gagalı bir karga: “Gak guk, gak guk…”
Anamın üstündeyken boz ayı: “Hah hıh, hah hıh…”
Ölülerinin tüylerini yolup derilerini yüzerken sırtlan: “Khrrkhrr, ha haa…”
Uyurken fok: “Puf puf, hırr hırr…”
Babam…
Babam…
Bir gümbürtü, bir patlama, kulak çınlaması hep, bir zangırtı evin içinde…
Avcının, tüfeğin, fişeğin ta kendisi.
Ayfer, Gülfer ve benden yana baktığını görmedim daha. Ne isteyecekse ötekilerden ister. Elinden bir kaza çıkmasın diyebir gözü açık uyur herkes. Üçümüzü ondan en uzağa yatırır Nilüfer.
Sabahları puhu kuşu… Çömelmiş bahçede. Elinde tütün: “Uuuf, uuuuf…”
Atmaca sini başında… Yanıma denk geldiyse “Homm, hoomm…” domuz.
Benim babam yok, hayvanlarım var.
Kış kış cümlesine!
Kış kış!

Kütük
Nilüfer gitti. Uzağa…
Anası var, babası var, Seher ile Güher var demişler “Ya Dalca?” diye sorunca. Telefon açıyor arada. Güher’e el vermiş, dil vermiş giderken. Şimdi her işe o koşuyor, her lafa o giriyor.
Ayfer ile Gülfer’e örgü öğrettiler. Ellerinde bir yumak… Bütün gün onlar örüp bitiriyor, anam tek seferde söküp yeniden ellerine veriyor yumaklarını. Söküleceğini bile bile sessizce örüyorlar oturdukları yerden kalkmadan. Artık yıkanmadan yıkanmaya çıkar oldular bahçeye.
Seher’i yemeğe verdi Güher. Babam derilerini yüzüyor; o midesi bulanarak pişiriyor kuşları, ördekleri, tavşanları. Ağzına sürmüyor hiç. Kendine ot çöp kavuruyor tepelikten toplayıp.
Erik ağacı çürüdü. Gövdesi, dalları çatır çutur söyleniyor sobada. Karşımda iki sıra kütükler… Tırpanı alıp üçe beşe ayırıyor anam kederlendikçe.
Babam yanımıza pek uğramıyor artık. Ne hâlimiz varsa görüyoruz. Tütün sarıyoruz akşama kadar kasabadakilere. Evden gelip alıyor Musa. Babam hiç sormuyor “Ne kazanıyorsunuz?” diye. Bu gelişinde “Oğlanı da götüreceğim.” demiş “Gümeye…” Birbirlerine bakmış evdekiler bir şey demeden. Kara tasaya düştüler duyduklarından beri. “Gece yarısı çıkacağız.” demiş kahveye giderken.
Hazırladılar beni. Giydirdiler, sardılar. Ne düşündüyse Ayfer’in atkısını sökmedi bu kez anam, boynuma doladı. Kollarını çıkmış zangırdaması. Uzun uzun baktı gözlerimin içine.
“Dalca, sırtından inme babanın e mi?” dedi. Kafamı salladım. Saçımı sevdi.
“Korkma e mi?” dedi. Yine kafamı salladım.Omzumu sıktı.
“Eteğinden ayrılma e mi?” deyince “Bacaklarım iş görmese de ellerim çevik ya, evham etme.” dedim hem kendimi hem onu yatıştırmak için. Sırtımı sıvazladı. Başka bir şey demeden bahçeye çıktı.
Seher ablam girdi içeri o çıkınca. Kazağımın içine ekmek bıçağını sakladı kimse görmeden.
“Hiç çekinme Dalca’m, bir şey edecek olursa soku sokuverirsin böğrüne.” dedi. Öne eğdim başımı. Çenemden tutup bakışlarını bakışlarıma çengelledi.“Mundar etti hepimizi.” dedi.

Güme
Bizimkileri tavanda büyüyen gölgeleriyle arkamızda bıraktık.

Beni öne oturtup kemerimi taktı babam. Gaza basıp hortlattı motoru. Ev, ev gibi gelmedi kafamı çevirince. İçinden çıkınca boşalan her şey gibi söndü, sündü gerimizde. Kulaklarım tavşan kulaklarına döndü uzaklaştıkça.

Babamın nefesini tutan niyetini, saklanan cümlelerini duyacağımı sandım sustukça ama olmadı. Konuşmak istemediğimiz bir şey değildi. Susunca daha çabuk varılıyordu her yere. Hem elim kazağımın üstünde, tetikte; o uzanıp alsa arka koltukta, 12 kalibre…

Kış kış, kış kış!

İki kez dönüp bana baktı babam. Hayret!

Gözüm, karnını yardığımız karanlıkta.

İlk kez biri eğri öteki dümdüz, iki adam yalnızız. Bugüne dek bir kez olsun baş başa kalmamışız, birbirimize doğrudan bir şey sormamışız, hep aktarmışlar bizi birbirimize, biz ne taşmışız ne dökülmüşüz ötekine. Aramızdaki yakınlığa tanığımız kalmamış şimdi. Uzak, çok uzağız. Birimiz dağ, tepe belki; öteki kayalık yahut tümsek misali çiziktirilmişiz yan yana, o kadar.

Düşüncelere dalmışken yoldan saptı babam.

Durdurdu arabayı, arkadan av tüfeğini aldı. İndi. Sardığım tütünü yaktı. Karanlıkta kırmızı bir tavşan açıp kapatırmış gibi tek gözünü, sigarasının közünü takip ettim uzaklaşırken.

Elim kazağımın içinde, bıçağın sapını sımsıkı kavradım dönmesini beklerken.Hayalimde ormanın sisini, pusunu uzun kollarıyla yara yara ilerledi. Karda izlerini bıraktı ayakları.
Oradaydılar; yaban domuzları, üveyikler, ördekler, tavşanlar, keklikler…

Kalın gövdeli bir ağacın arkasında pusuya durdu babam. Ay, gölgesini düşürdü önüne. Kulaklarımı diktim ağaçlarla birlikte. Sessizlikte çakallar uludu. Uludular.

Ormanı böyle düşlememiştim. Ev kadar karanlık, ev kadar savruktu şimdi. Ağaçlar aynı ağaçlardı, babam aynı babam. Pustum. Diktim kulaklarımı. Kaskatıyım. Bir karaltı geçti solumdan. Seçemedim. Arkama döndüm.

Tek el ateş edildi. Bir şey devrildi yere. Bir zangırtı, homurdanma, bir inleme…
Sapını gevşettim bıçağın.

 


Önce Sonra

keyboard_arrow_up