menu Menu
Salınımlar / IV
On yıldır hırkası kapımın arkasında babamın. En sevdikleri bile terk ediyor insanı Göksen. Bütün uykularımdan uyanık döndüm bu yüzden. Bazen acaba sen de masallar diyarından değil de rüyalar aleminden mi çıkagelmiştin diyorum. Uydurmuş muydum acaba Dali’yi, Dinklage’ı, seni? Varlı vakitsiz balkona koşup güvercinlere saydırıyorum neyse ki.
Feyza Akbulut Öner N°4 / Kusur, Öykü
Göğün Terzisi Önce On Üçün Vebali Sonra

DALİ’NİN KUĞULARI

oda

Kızın odası, çarşının seslerini cokcok emen bir yenidoğan ağzı. Küçük. Duvarları bombelenmiş, kabarmış, mısır patlağına dönmüş pervaza yakın yerler. Korsan Göksen’in elinde kalan, ünlü ressamlara ait baskılardan yapıştırmış kız üzerlerine, uyumsuzlar her şeyle.

Göksen, kızın gördüğü en heybetli cüce. Hâliyle, tavrıyla ikiye hatta üçe katlıyor cüssesini. Ağzı bozuk, huysuz biraz ama olsun. Damarına basmasalar hoş sohbet aslında. Peter Dinklage ile ilgili hayaller kurar sık sık. Tezgâhı görecek şekilde çay ocağının önündeki taburelere oturup çay içtiklerinde lafı döndürüp dolaştırıp ona getirir. Dinklage’ın vejetaryen olduğunu ondan duydu kız. Köpeği Zoe’yi de. Göksen’in dediğine göre münzeviymiş Peter. Kız da seviyor Dinklage’ı. Tıpkı Göksen gibi artık o da cüce değil gözlerini kapattığında. Kızın diyemediklerini bir Göksen duyuyor şu çarşıda. Kulakları yok sanırsın öyle yapışıklar kafasına. Varlar ama. Olmayan tek gözü Göksen’in. İşinden ziyade gözünden öyle diyorlar ona. Kuru kafalar sırıtıyor göz bandında.

Odadaki formika masanın altı üstü kitap. Yanında bezden, fermuarlı bir elbise dolabı var, bordo. Kapının arkasında kahverengi bir hırka asılı epeydir. Arada üzerine giyip kollarını kendine dolamayı seviyor kız. Eprimiş bir bornoz, bir yüz havlusu, biri uzun öteki kısa iki tespih de askıda. Sarkıyorlar. Dualar, sarkar zaten. Kız biliyor bunu. Dua etmiyor çoktandır.

Gündüz uzanıp gece uyuduğu ikili İskandinav koltuk; yeşil, yemyeşil, tuhaf bir yeşil, kusmuk gibi, sümük gibi, kurbağalı derelerin yeşilinden. Takımın geri kalanı ve orta sehpa salonda, televizyonla muhabbet kuşu da.

Yerde babaannesinden kalma bir Uşak halısı, pencerelerde kadife perdeler… Kel bir ampul var tavanda. Işığı sarı, sapsarı, Konya Ovası gibi oda gece olunca. Tavanda yer yer sivrisinek leşleri. Boyu yetmiyor oralara. Minderle, kitapla bitirmiş işlerini. Gelgelim ölüleri daha çok sıkıyor artık canını. Her gördüğünde ısırıklarını hissediyor bedeninde. Bedenine pek bakmaz gerçi. Sevmez, beğenmez kendini. Pencere camını boy aynası niyetine kullanıyor ihtiyacı olunca. Banyoyla sokak kapısı arasında büyük bir ayna var ama onu kullanmıyor. Tokalarını koyduğu küçük sepette Göksen’in verdiği allıkla, rimel paketlerinden çıkarılmadan duruyorlar hâlâ. Beğenilmek istemiyor kız.

Bayat, ekşi, silindikçe sünüp yerleşen bir koku dolanıyor odada. Pencereleri açınca bütün çarşı hurra odaya dolduğu için pek açmıyor. Açarsa gece açar. Gündüz okulda zaten. Son senesi.

 Amcası ayda üç beş günden fazla kalmıyor evde. Uzun yolda hep, direksiyon başında, tır tepesinde. Eskiden aklı kalırdı evde. Artık o da kalmıyor. Büyüdü kız. Odasında. Evde.

Göksen’e uğrar okul çıkışında. Yedi yaşından beri tanır cüceyi. Bozulmuyor cüce denmesine Göksen. Cücenin söyleniş biçimine, vurgusuna bozulur bozulursa. Korsan denmesine de kızmaz. Sever bedenini, beğenir kendini Göksen. Saçlarına bakım yapar geceleri. Tırnakları hep ojeli. Ruju hep kırmızı. Takısı bol.

Aynı boydalardı, sesleri yakındı birbirine tanıştıklarında. Artık değil.

“Masallar diyarından ihraç edilmişiz kızım biz,” diye başlardı efkârlanınca.  Kız, çirkin ördek yavrusuydu Göksen’in. Artık değil.

Yok Göksen ne zamandır. Memlekete gitti, Birgi’ye.

Güneşin hareketlerini, bulutların yer değiştirmesini, her ikindide eğitime çıkarılan çatıdaki güvercinleri, iki üstteki öğrencilerin evine geleni gideni, yan apartmanda günü birlik kiralanan daireyi karşıki iş hanının pencerelerinden izliyor kız şimdi sıkıldıkça. Arada Göksen’i arıyor yanında. Korkunca daha çok.

Kuyruğunu düzeltsin gelecek Göksen. Arka balkona yığdılar mallarını. Sorumluluk kabul etmediler ama. “Yağmur olur, yaş olur,” dedi amcası. Olur da. Neyse ki varlı vakitsiz kontrol ediyor da balkonu kız, muşambayı düzeltirken hışır hışır bir özlemeyi bastırır gibi bastırıyor üstüne tuğlaları.

Güvercinler pisliyor bu aralar örtünün üzerine. Çatıya çıkıp söyleyecek cesareti bulamıyor ikidir kendinde. Kız kendi katından yukarı hiç çıkmadı daha. Okula gittiği yolu hiç değiştirmedi. Evlerine bir tek Göksen girdi şimdiye kadar. O da üçü dördü geçmemiştir.

On senedir bu odada. Ondan önce de başka odadaydı kız. Balkona malları yığdıkları gün, Filleri Yansıtan Kuğular’ını verdi Salvador Dali’nin Göksen.

Beraber astılar duvara.

O gün hiç gülmediler.

Kurbağalı derenin yeşilinden ikili koltukta, kusmuk gibi, sümük gibi. Yan yana. Tablonun içinde kaybolup gittiler.

kız

Unutamıyorum. Unutmak armağanı hiçbir yaşımda bahşedilmedi bana. Biriktirdiğim bütün dualarla, sarktıkça sarkıyorum ey filler! Beni de kendinizden biliniz bundan sonra.

Ne kan değerlerim ne hormon döngülerim ne de gece açlıklarım… Hiçbiri sebep değil günden güne sizden birine dönüşmeme. Hafızam… Hafızam, bir organ gibi, an be an, yer açıyor etimde kendine. Kalınlaştıkça kalınlaşıyor gölgem.

Anı obeziyim ben, geçmişi sığdıramıyorum bir yere. Odada; hiçlik, yokluk, eksiklik, yalnızlık etrafında cereyan edemeyen bütün ihtimaller sebep buna.

Aile denilince ‘a’ ile başlayan ülkeler, kentler, isimler, hayvanlar sıralıyorum zihnimden. İnsan, her kelimenin ortak bir tanımı var sanıyor sözlüğe bakınca. Çarşı denilince de çöl geliyor benim aklıma. Benziyorlar birbirlerine. Çarşının sesleri, uğultusu kumların. İnsanlarsa yürüyen kaktüsler, yuvarlanan kuru otlar sarılıkta. Münzeviliğinden seviyorum Peter Dinklage’ı. Benziyoruz birbirimize. Göksen seviyor diye değil, gölgesinden, karanlığından, unutamadıklarından benzetiyorum kendime.

Dönmedi Göksen. Ben de hiçbir yeri kazanamadım. Sınavları oldum olası sevmedim zaten. Korsan değil medyum olmalıymış, kehanet gibi astı kuğuları duvara. Masallar diyarından kovulmuşuz güya. Kuğu olduğum gün gibi ortadaymış baksaymışım aynaya. Bendeki güzellik onda olacakmış…

Dali’nin fillerine döndüm ben gün geçtikçe Göksen. Kolum kalkmıyor, ayaklarım gitmiyor, karnım acıkmıyor… Yemeden içmeden şişiyorum içimde. Pencerenin camından mı bilmem kendimi tastamam göremez oldum.

Bugün tam altı yüz altmış dokuz gün oldu. 12 Ağustos 2023. Dünya Fil Günü’nde gittin utanmadan. Fillerin korunması ve yaşam alanlarının sürdürülebilir şekilde yönetilmesi için küresel farkındalık oluşturulmasını hedeflemişler o günde. Sen neyi hedeflemiştin giderken? Ne işin var senin Birgi’de? Bulurduk bir yolunu burada olsaydın. Ben de yardım ederdim sana. Kaç korsan korkup kaçar ekmek teknesinden? Aslında kapıdan çıkarken “Sana emanet,” dediğin mallara ne olacaksa olsun biliyor musun? Küflensinler, çürüsünler, kurtlansınlar durdukları yerde. Sevmem ben emanetleri, söylemedim mi hiç sana?

Amcamın başına kalmama sebep mektubun son satırıyım çünkü ben: “Sana emanet.”

Yazık değil mi ha bize? Biri kaçsın gitsin öbürü çatıdan atsın kendini. A ile başlayan bütün şehirleri, ülkeleri ezberlemek kalsın bana da. Biz ne yapalım ha Göksen ne yapalım biz?

“Allah’a emanet…” yazdırmış amcam on yılın sonunda tırın arkasına.

On yıldır hırkası kapımın arkasında babamın. En sevdikleri bile terk ediyor insanı Göksen. Bütün uykularımdan uyanık döndüm bu yüzden. Bazen acaba sen de masallar diyarından değil de rüyalar aleminden mi çıkagelmiştin diyorum. Uydurmuş muydum acaba Dali’yi, Dinklage’ı, seni? Varlı vakitsiz balkona koşup güvercinlere saydırıyorum neyse ki.

İpsala’dan dönerken telefon getirmiş amcam güzelinden. İnternet de bağlattı eve. Bir iyi geldi, anlatamam Göksen. Kulüplere üye oldum hemen. Adımı sanımı değiştirip aklıma geleni yazıyorum oralarda. Birinde evli barklıyım, çoluktan çocuktan şikâyet ediyorum. Ötekinde makyaj öğreniyorum bir yandan sınava hazırlanıyorum. Yemek kulüplerine tarif atıyorum başka yerlerden öğrenip.

Dali’nin Kuğuları adında bir anlatma kulübü kurdum geçenlerde. Ne hikâyeler var bir bilsen. Senin verdiğin tabloyu profil resmi yaptım hemen. Kuğu olmayı deniyorum bu kulüpte. Verdiğin ruju açtım açılış gününde. Pek benlik değil ama sürdüm inanır mısın?

Filler zeki hayvanlar, bedenlerimiz, zihnimizin gecikmiş bir çevirisi olabilir mi onlar söylesinler istersen.

Bu kıvrımlar, bu taşmalar, bu deri altı karanlıklar, bu yalnızlıklar… Çeviri hatası mıyız biz seninle ha Göksen? İnsan, kendi derisinin içinden nasıl çıkar desene.

Göksen

“Filler ve kuğular, gerçekle hakikat kadar benzer birbirine; suya düşmeden bilemezsin hangisi olduğunu.” diye bir başlık açtı sayfada. Dali’nin Kuğuları birer ikişer cevap yazmaya başladı yorumlara. Birkaçını hızlıca okuyup ayağa kalktı. Tabureye çıkıp pencereyi açtı. Çarşının sesi hurra doldu içeri. Pencerenin camından kendine baktı sonra. Tastamam olmasa da sonunda görebildi kendini.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up