menu Menu
Üç
Umursamazlığımın ağırlığı bazen balyoz gibi kafama inse de kısa sürüyor. Hemen ardından yine içime gömülüyor, sessizliğe devam ediyorum. Günlerimin çoğu “üç” sayısını tamamlamakla geçiyor. Ama en çok da…
Murat Boğurcu N°4 / Kusur, Öykü
Yerdeniz Haritası Önce Saykodelik Sonra

İşten çıkış saatim yaklaştığında sandalyenin arkasında asılı duran ceketimi aldım, omzuma geçirdim. Daha on dakikam vardı. Çalışıyormuş gibi görünmek için bilgisayar ekranına göz ucuyla bakıp kahve makinesinin yanında oyalanarak vakti doldurdum. Saat tam geldiğinde dışarıda akşamın karanlığı yeryüzüne yavaş yavaş serpişmeye başlamıştı. Sanki var olan her şeyin üzerine ince bir gölge siniyor, şehrin ışıkları bile bu karanlığa teslim oluyordu.

Her gün yaptığım gibi işyerime yakın, salaş sayılabilecek birahaneye gittim. Hep aynı köşeye oturup soğuk biramı söyledim. Günlük üç biramı, üç sigaramla birlikte bitirmeden kalkmıyordum. Bu, neredeyse kutsal bir alışkanlığa dönüşmüştü. Hiç eksilmiyor, hiç artmıyordu. Hayatım üç sayısının dar çerçevesine sıkışmış gibiydi. Üçüncü bira ve üçüncü sigaradan sonra ise ne kadar istesem de dördüncüyü içemiyor, yakamıyordum. Görünmez bir sınır vardı önümde. Geçen hafta rastgele girdiğim bir mağazada gözüme sade, siyah bir tişört ilişti. Çok beğendim. Kendimi farkında bile olmadan üç tane satın alırken buldum. Eve dönünce neden üç adet aldığımı düşündüm. Bir anlam veremedim. Cevapsız kalan soruların yanına fırlatıp bıraktım. O günden sonra fark ettim ki; ne yaparsam, ne alırsam, ne içersem mutlaka üçe tamamlıyordum. Başlangıçta istemsizdi, ama giderek bilinçli bir hedefe dönüştü. İçimde bir yan “dur” dese de diğer yanım inatla üçe tamamlamanın sınırlarını zorluyordu.

Yakın zamanda elimden hiç düşürmediğim dolma kalemim kırıldı. İlk girdiğim kırtasiyeden üç tane istedim. Ellerinde sadece iki vardı, almadım. Başka dükkânlar dolaştım, sonunda üç taneyi bulunca eve gelip çekmeceye fırlattım. Evde, büyük eşyalar dışında, neredeyse her şeyden üç tane vardı artık. Kendimi durduramıyordum. Maddi olarak zorlasa da aldırmıyordum. Param kalmadığında bekliyor, elime geçtiğinde ise eksik olan her şeyi mutlaka üçlü tamamlıyordum. İçimdeki bu ısrar yavaş yavaş beni tüketmeye başlamıştı. Çareyi psikologda aradım; hatta aynı anda üç farklı psikologdan randevu aldım.

Sinem’den ayrılalı altı ay oldu. Birbirimizi hiç aramadık. İki kere numarasını çevirmeye yeltendim ama kendimi tuttum. O anlarda vücudum titriyordu, nefesim daralıyordu, kalbim göğsümü yırtacak gibi çarpıyordu. Oysa o, beni hiçbir açıklama yapmadan, basit bir veda cümlesiyle bırakıp gitmişti. İlk iki ay boyunca doğru dürüst uyuyamadım. Aklımı sorgularla dolduruyor, kalbimi sıkıp sıkıp duruyordum. Anlam veremiyordum gidişine. İçimde bir yan hep şunu bekledi: “Beni arayacak, geri dönecek. Yaptığı hatayı anlayacak, kapımda belirecek.” Ama aramadı, gelmedi. Giderken sanki kokusunu bile götürmüştü evimden. En çok yaralayan şeyse, gitmeden önce eşyalarını tek tek toplamasıydı. Ona ait bir saç tokası bile kalmamıştı. Yine de bazen parke üzerinde uzun siyah saç telleri buluyordum. Çöpe atmaya kıyamıyor, pencere kenarına bırakıyordum. Bu küçük izler bile yokluğunu taşımaya yetiyordu.Hayatımın ortasında açılan o boşluğu hiçbir şey dolduramıyordu. Sadece bu “üç” takıntısı, yaşadıklarıma sahte bir anlam giydiriyor gibiydi. Sanki acımın ölçüsünü sayılarla denetlersem, o da bir gün geri dönecekti.

Bir ara düşündüm: Bizim ilişkimizde “üç”ün bir anlamı var mıydı? Üç kez sevişmek, üç kez tartışmak, üç kez barışmak… Hayır. Hiçbirine uymuyordu. Sadece üç yıl birlikte yaşadık. Ama o üç yılın içinde bile rakama denk düşen bir işaret bulamadım. O kocaman yalnızlığın içinde elimde kalan tek şey hiçlikle boğuşan bir bendim.

Şimdi günlerim aynı döngüyle geçiyor. İşten çıkıp birahaneye gidiyorum. Üç biramı içiyor, üç sigaramı yakıyorum. Günde üç kez aynaya bakıyor, üç kez dinliyorum sevdiğimiz şarkıları. Eve dönmeden önce aynı sokağı üç kez turluyorum. Sanki bu sayı bana güç verecekmiş gibi. Oysa eve dönünce sessizlikte her şey daha ağır oluyor. Gelecek hafta ilk psikoloğuma, saat üçte randevum var. Gitmek zorundayım. Çünkü kafayı yemeden önce, bu takıntı beni tamamen esir almadan önce bir çıkış bulmalıyım.

Neredeyse hiç kimseyle görüşmüyorum artık. Annemi, babamı, dostlarımı bile ihmal eder oldum. Umursamazlığımın ağırlığı bazen balyoz gibi kafama inse de kısa sürüyor. Hemen ardından yine içime gömülüyor, sessizliğe devam ediyorum. Günlerimin çoğu “üç” sayısını tamamlamakla geçiyor. Ama en çok da… Sinem’i aramamak için tutmaya çalışıyorum kendimi.Ve işte tam bu noktada, üç sayısını tamamlamak istiyorum.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up