Yazardan tavsiye:
Bu öyküyü okurken MeikoKaji’den 怨み節 (UramiBushi)’yi dinlemeniz tavsiye edilir, hem de ısrarla.
Hastane odası 412
Dış dünya için sıradan bir yer; Liam Thorne için ise yetmiş dört yıllık savruk bir hayatın son, bembeyaz tuzağı. Soluk, metalik kokulu hava pencereden sızan kış güneşinin ışığıyla bile ısınmıyordu. Akciğerlerindeki amansız ilerleyiş, bir zamanlar dünyayı sırtlayabilecek kadar güçlü olan omuzları, şimdi bir çarşafın ağırlığı altında bile titriyordu. Doktorlar “Bir aydan az…” demişlerdi. Liam, bunu duyduğunda başını bile sallamamıştı. Korku, onun duygusal repertuarında her zaman görmezden gelinen, küçümsenen bir yabancıydı. Yerini yıllardır inşa ettiği o meşhur, granit gibi gururu almıştı.
Liam’ın hayatı, yüksek irtifalarda kurulan bir imparatorluk gibiydi: Görkemli ama rüzgârın esintisine karşı savunmasız… Yirmi yıl önce, genç karısı ve o zamanlar yedi yaşında olan kızı Clara’yı bitmek bilmeyen “daha iyisi” arayışının feda kurbanları ilân etmişti. Gidişi ne bir tartışmayla ne de gözyaşlarıyla mühürlenmişti; sadece bir sabah, kahvaltının ortasında “Burası bana dar geliyor.” deyip gitmişti. “Markete süt almaya gidiyorum.” deyip de evden kaçan bir baba değildi, en azından dürüst davranmıştı ama bu bir hayatı mahvetmeyi engelleyemezdi. Ardında bıraktığı boşluk, bir çukurdan çok Clara’nın ruhuna kazınmış keskin bir yara iziydi.
Şimdi bu yaranın intikamı, Clara’nın çelikten direnişiyle alınıyordu. Liam, hastaneye yattığından beri haber göndermişti, ama ne bir ziyaretçi ne de bir mesaj gelmişti. Yalnızca, ilk hafta avukatından gelen kısa bir not: “Clara Thorne, babasının tıbbi masraflarını karşılamayı reddetmektedir. Duygusal katılımı söz konusu değildir.” Reddediş, buzdan bir kılıç gibiydi: Tüm vücudunu eklem yerlerinden parçalara ayıran bir kılıç…
Liam, günden güne güçten düşerken bile bu reddedişe karşı kendi içinde bir siper kazıyordu. Odanın beyaz tavanına bakıyor “Onun merhametine ihtiyacım yok.” diye fısıldıyordu. Bu, bir itiraf değil; son bir meydan okumaydı. Clara’nın direnci ne kadar güçlüyse, Liam’ın gururu da o kadar bileniyordu. O, son nefesini bile kimsenin affına muhtaç olmadan vermeye kararlıydı.
Bir öğleden sonra yaşlı bir hemşire olan Martha, odasına girdi. Liam’ın yanındaki komodinin üzerinde duran, yıllanmış, deri bir cüzdan dikkatini çekti. “Kızınızın bir fotoğrafı olmalı içinde.” dedi Martha; sesi yargılayıcı değil, sadece yorgundu.
Liam, cüzdanı hırsla çekti. “Hiçbir şey yok. Yirmi yıl önce o sayfayı yırttım.”
“Sayfalar yırtılabilir, Mr. Thorne.” diye cevap verdi Martha, yatağın başını hafifçe yükseltirken. “Ama hikâye hafızada kalır. O kadar güçlü ve akıllı bir adamsınız. Neden son enerjinizi bu inatlaşmaya harcıyorsunuz? Onu arayın. Sadece ‘Üzgünüm.’ deyin.”
Liam, gür bir öksürükle sarsıldı. “Üzgünüm mü? O kelime benim dilimde yok, Martha. Eğer o affetmeyecek kadar direniyorsa ben de merhamet dilemeyecek kadar direneceğim. Bu, benim ona bıraktığım son derstir: Güçlü olmak.”
“Güçlü olmak, bazen diz çökmeyi bilmektir.” dedi Martha, sedyeyi düzeltirken. “Ve onun direnişi, sizin direnişinizden daha haklı. O, sadece yaralı bir çocuk değil, haklı bir yetişkin.”
Martha’nın sözleri, Liam’ın zırhını çatlatmıştı. O gece, uykusu kaçtı. Bütün hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçti. Bir aşkın peşinden koşarken geride bıraktığı küçük kızın yüzü… Ona uzaktan bakan, o hayal kırıklığıyla donmuş güneşte yeşile çalan gözlerinden usulca süzülen yaşlar… İlk kez, gururuyla beslediği öfkenin, aslında korkunç bir yalnızlık olduğunu hissetti. Yalvarmak istiyordu, “Gel, ne olur gel!” diye. Ama sesi çıkmıyordu. Boynunda bir kilit varmış gibi hissediyordu. Gururunun kilidi çok güçlüydü.
Üç gün sonra, Liam dünyaya kapılarını kapatıp anılara dalmışken odasının kapısı açıldı. Ancak bu kez gelen ne bir avukat ne de hemşireydi. Kapının eşiğinde, keskin ve kararlı bir ifadeyle Clara duruyordu. Yirmi yılın acısı, onu bir heykele dönüştürmüştü.
Liam, onu görünce nefesi kesildi. Beklemediği bir şeydi. Bir an, gururunun zinciri kırıldı. Yüzünde, yorgun ve umutlu bir ifade belirdi.
Clara, odaya sadece bir adım attı. Ne yatağa yaklaştı ne de konuşmaya tenezzül etti. Gözleri, babasının zayıflamış bedeninde değil; odanın boş bir köşesinde takılı kaldı. Babasının gidişiyle oluşan ve bir ömür doldurulamayan o boşluk duygusu, kendini hatırlattı. O anda elindeki beyaz, katı bir kutuyu yatağın ucundaki komodine bıraktı. Kutu, bir ilaç ambalajı gibiydi, üzerinde hiçbir yazı yoktu.
“Sana mektup yazmayacağım, Liam.” dedi. İlk kez, babasına adıyla hitap ediyordu. Sesi, bir demir parçasının soğukluğuyla doluydu. “Çünkü kelimeler, senin için her zaman sadece bir kaçış yolu oldu. Duygularınla savaşmak için kullandığın silahlar…”
Liam, konuşmaya çalıştı. Dudakları titredi. “Clara…”
Clara, elini havaya kaldırarak onu durdurdu. Bu bir dur emriydi. “Geldim. Sadece, bu direnişi yüzüne karşı göstermek için. Yıllarca sana karşı tek silahım, seni yok saymak oldu. Ama bugün, sana var olduğumu ve seni yok saymaya devam edeceğimi kanıtlamaya geldim.”
Eliyle komodinin üzerindeki kutuyu işaret etti. “İçinde, sana vermek istediğim bir şey var. Senin yirmi yıl önceki özgürlük manifeston. O gün, ‘Bana bu evde sizinle yaşamak dar geliyor.’ demiştin. Şimdi, son günlerini yaşadığın bu dar alanda, o özgürlüğün bedelini göreceksin.”
Liam, merakla kutuya uzandı. Açtı. İçinde, muhtemelen bir zamanlar yeni olan ve büyük bir saat kulesinin tepesinde duran, paslanmış, devasa bir dişli çark duruyordu. Çark, zamanın geçişini kontrol eden, karmaşık ve hayati bir parçaydı.
“Bu” dedi Clara, sesi keskin bir bıçak gibiydi, “Senin bencilce kırdığın zamanın bir parçası. Çocukluğumun ve benim yirmi yılımın durmasına neden olan mekanizma. Onu bir hurdacıdan buldum, temizlettim. Onu buraya, yatağının yanına koyuyorum ki son günlerini bu sessiz tanığın gölgesinde geçir. Bu dişli çark, affetme direncimin sembolü olsun.”
Clara, babasının yüzündeki acı ve pişmanlık karışımı ifadeye baktı. Gözlerinde ne nefret ne de sevgi vardı, sadece tüketilmiş bir kararlılık…
“Özgürlüğünün maliyeti, benim direncim ve asla affedilmeyecek olman.” diye bitirdi. Arkasını döndü ve geriye bakmadan odadan çıktı. Kapının kapanışı, Liam’ın hayatındaki en gürültülü vedaydı.
Liam; yatakta kaybolmak, yok olmak ister gibi büzüldükçe büzüldü ve ufacık kaldı. Gözyaşları, kırışık yanaklarından süzülüyordu.
Bu, bir acı değil; bir teslimiyet anıydı. Kızı gelmişti. Ama gelmesi, onu affetmek için değil; affetmeyeceğini yüzüne karşı söylemek içindi. Bu; Liam’ın gururuna karşı aldığı son, kesin zaferdi.
Yaşlı adam, temizlense bile hâlâ paslı olan dişli çarka baktı. O, sadece bir metal parçası değildi; Clara’nın onu terk edilmişliğin acısından korumak için inşa ettiği duygusal duvarın temel taşıydı. Kızının direnişi, onun için son ve en ağır ceza oldu.
O gece, Martha içeri girdiğinde Liam’ın nabzı zayıflamıştı. Yaşlı adam, son bir nefesle hemşireye fısıldadı: “Clara, benim direncimi kırdı ama kendi direncini bir zırh gibi taşıdı.”
“Sanırım Clara kazandı.” dedi sadece kendisinin duyduğu kısık bir sesle.
Liam Thorne; o paslı dişli çarkın gölgesinde, kızının affetmeye olan katıksız direnişini hak edilmiş kaderi olarak kabul ederek öldü. O, merhamete karşı direndi ama kızının adaletine karşı koyamadı.
Clara, bu veda ile yıllardır kayıp olan bir babadan alınabilecek en gerçek intikamı almış ve içindeki o küçük kız çocuğuna verdiği sözü tutmuştu.
Bazı insanlar asla affedilmez.