Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte avluya sızdı. İpte sallanan çoraplar ve eldivenler, sanki kesilmiş uzuvlar gibi boşluğa asılmıştı. Her biri ona bakıyordu. Bakışlarında onu suçlayan, bekleyen, eksik bırakan bir şeyler vardı. Rüzgârın titrettiği her bir parça sahibini arıyor gibiydi.
Yerde uzanan kollar ve bacaklar donuk ve koyu renkli bir çığlığın yankısından kurtulmuşçasına sakindiler. Rüzgârı reddediyorlardı.
Uzun uzun baktı. Hangi çorabın hangi ayağa, hangi eldivenin hangi ele ait olduğunu seçmek mümkün değildi. Hepsi birbirine karışmış, hepsi bir bedenden kopmuştu.
Mandal izleriyle yaralanmış bir çift eldiveni ellerine geçirdi; keçe gibi sertleşmiş çorapları ayaklarına. O an kendi bedeninin de ipte sallanabileceğini hissetti.
Ve avludan çıktı.