Çünkü bazı dillerde bahar,
çalınmış bir mavinin geri alınışıdır.
sustuk
rüzgâr kollarını çekti topraktan
göğe sürgün seslerimizle
fısıltılarımız uçurumun terli alnında birikti
tellerin boğazında kanı kurumuş bir türkü
ahşap kapılar ardında süngülenmiş bir şafak
kerpiç duvarlara sinmiş demir uykusu
sabaha diş bileyen eski bir çekiç
ve uzak bir dağın göğüs kafesinde
toprağın alnında zincirkıran bir ateş
biri kalktı
ayaklarını dikenli yıllara bastı
biri konuştu
sesi dağlara vurdu, yankılandı
biri eğildi
toprağın çatlamış dudağına su verdi
ve biri
biri bir kıvılcımı avuçladı
şafak söküldü gün titredi göğün eşiğinde
ateş! ateş!
tellerin yarasını, sükûtun taşlarını yak!
zamanın pasını, dağların yasını yak!
ve biz
bir yanımız is
bir yanımız alev
buradayız!
ne bir fırtına devirebilir artık bizi
ne de dağlara çarpıp kırılan yankılar
ne de mühürlü bir çığlık bölüp parçalayabilir
adımızı külden yazdık
kızıl taşlara kazıdık
ve dedik ki
Newroz’dur bu!
bakın
bir ağaç eğildi toprağın kulağına
köklerinden su çekti
dallarına bir zılgıt kondu
gecenin yırtığında filizlenmiş bir sabah
rüzgârla taşınan dillerde yükseldi
umuduma omuz verin çocuklar
göğün en uzak yerine bıraktılar gün ışığını
çekip aldılar bulutların içinden maviyi
ama bir ateş
işte orada!
bir kıvılcım yeter
bir soluk
şafak vakti kanat çırpan bir kuş gibi
yine dönecek güneş bu toprağa
karanlık tel tel dökülecek sabaha
dizelerimiz yırtacak sessizliği
türkülerimiz yükseltecek mavi göğü-
ve bahar
dağlardan bir zılgıt gibi serpilecek
ateşi kuşatın çocuklar
yalnız rüzgârı değil
sabahı da savurun!
gözlerinizde ışık
avuçlarınızda filiz!
şimdi söyleyin
hangi karanlık esir tutabilir
bu yangından kuşandığınız gökkuşağını