menu Menu
Gölgede Bıraktığımız Işık; Direnç
Çaresizliğin büyüklüğü, yaşama karşı mücadelemizi öldürmeye kast eden, canımızı almasa da umut etmemizi sakat bırakan katil anlar…
Murat Boğurcu Anlatı, N°6 / Direnç
Bu Önce Salınımlar - VI: Taşlar Ağıdı Sonra

Kalbimizi zedeleyen bazı anlar vardır. Çaresizliğin büyüklüğü, yaşama karşı mücadelemizi öldürmeye kast eden, canımızı almasa da umut etmemizi sakat bırakan katil anlar… Çözüm yollarımıza aşılmaz barikatlar döşer. Ne kadar didinirsek o kadar eksildiğimiz bu anlar, “an” olmaktan çıkıp üstesinden gelemediğimiz hayatımızın büyük parçasına dönüşür; sırtımızda taşımak zorunda kaldığımız yıkımlar olarak şekil bulur. Her adımda bir parçamızı bırakarak tükeniriz. Artık baş edemeyeceğimizi anladığımız noktada, bizden geriye bir şey kalmadığını, vücut değiştiren yüzümüzle görmüş oluruz.

İşte tam da bu noktada bizim vazgeçtiğimiz, peşini bıraktığımız hayat mücadelemiz, zamanın bir evresinde başka bir yaşam alanında boyut kazanır. Belki bundan hiç haberimiz olmaz, belki de baskıdan yeni çıkan bir fotoğrafın karanlıktan aydınlığa çıkışı gibi bütün netliğiyle şahit oluruz. Vazgeçtiğimiz hayat, bir başkasında mana bulur. İçinde bulunduğumuz duruma bir zerre bile etkisi olmasa da, başka bir hayata dokunuşta bulunur.

Murat’ın hikâyesi böyle bir hikâyeydi. Tanıdığım, uzun süre gözlemlediğim, adını değiştirerek anlattığım bir yaşam. Küçük bir sahil kasabasında doğmuştu; denizin sesiyle uyuyan, rüzgârın tuzunu saçlarında taşıyan tipik bir çocuk. Kitaplarla arasındaki bağ erken yaşta kurulmuştu: eline geçen her kâğıt parçasını okur, yazdıklarını saklardı. İlk şiirlerini defterlerin kenarına, tren biletlerinin arkasına, fırın poşetlerinin içine karalardı. Yazmak onun için nefes almaktı; varlığıyla dili bir tutmuştu.

Gençliğinde beklenmedik travmalar yaşadı: önce bir ayrılık, ardından birkaç yıl içinde annesinin ağır bir hastalıkla yitirilmesi. Çaresizliğin büyüklüğü, işte o an Murat’ı en çok esir aldı. Yazı olanakları bir bir tıkanırken içindeki ses de zayıfladı; satırları yarım kaldı, sözcükler onu terk etti. Bir süre gazetelerde küçük metinler yazıp yaşamını sürdürecek kadar para kazandı ama asıl mesele para değildi. O, yazdığı şeylerin artık kendisine ait olmadığı hissine kapılmıştı. Her başvuru reddedildi; yayınevleri ona “yeterince ilgi çekmiyorsun” dedi. Her reddediliş, girişte tarif ettiğim o “yıkım”a bir taş daha ekliyordu.

Yine de Murat, pes edenlerden değildi. Pes etmemek değil, başka yollardan vazgeçmemekti onun seçimi. Yazamadığı yıllarda okul kütüphanesinde gönüllü oldu; çocuklara okumayı sevdirme işi yaptı. Tezgâh arkasında çalıştığı kitapçıda, rafları düzelterek, eskinin kokusunda sabahladı. Okurla buluştuğunda gördüğü o şaşkınlık, yavaş ama derin bir dönüşü başlattı: yazma eylemini salt yayınevlerine kabul ettirilmesi gereken bir mal gibi görmeyi bıraktı. Yazmak, artık bir ihtiyaçtan öte bir sorumluluktu; hayata ait parçaları toplama işiydi.

Dönüm noktası, kimsenin tahmin edemeyeceği kadar küçük bir olaydı. Bir kış akşamı, kasabanın çay ocağında ıslanmış bir cümleyle karşılaştı. Masada oturan genç bir kadın, cebinden çıkardığı karalanmış sayfaları okurken ağlıyordu. Sayfalar Murat’a aitti; yıllar önce dayanamayarak bir kenara attığı, yarım kalmış bir denemenin bölümleriydi. Kadın, o eski sayfalarda kendi babasının anısını bulmuş, o anki yalnızlığını hafifleten satırlar okumuştu. O gece Murat, geri dönüş yolunda cebinde titreyen bir umutla yürüdü — vazgeçmediği için değil, vazgeçti sandığı şeylerin başkalarının hayatında taşıdığı ağırlığı fark ettiği için.

Sonraki yıllar acısız geçmedi; küçülmeler, geri dönüşler, yeniden sarsılışlar oldu. Fakat Murat artık biliyordu: yıkımlar, taşınacak yükler değil, başkalarının hikâyelerine bağlanan ipuçlarıydı. Kendini yalnızca yayımlanma ölçütleriyle değerlendirmeyi bıraktı; insanların sözcüklere sarılışını, bir satırın birinin sabahını değiştirişini görmeyi öğrendi. Kendi kırılganlığıyla yüzleşip onu metne dönüştürdü; utancını, öfkelerini, çaresizliğini yazıya çevirerek onlarla yaşamayı seçti.
Yıllar sonra küçük bir yayınevinden çıkan bir kitap, Murat’ın beklediği büyük başarı değildi. Ama bir mekânda, bir genç iki kitap arasına saklanmış bir not buldu: “Bunu okurken yalnız olmadığımı hissettim.” İşte o cümle, Murat’a geri kalan en büyük ödülü verdi. Çünkü yazmanın nihai ölçüsü artık basılma haberleri veya eleştirmen övgüleri değildi; bir insanın yüreğine değmiş olmasıydı.

Girişte söylediğim gibi; bazı anlar bizi sakat bırakır, umut etmemizi zorlaştırır. Ama Murat’ın hikâyesi gösteriyor ki, aynı anlar bir başkasının direncine kaynak olabilir. Parçalarımızı bırakıp gittiğimizi sandığımızda bile, o parçalar başka bedenlerde, başka sabahlarda anlam bulabilir. Yazmak veya insan kalmaya devam etmek her zaman bir kurtuluş senaryosu olmayabilir; ama başkalarının hayatlarına açılan küçük bir kapı olabilir. Ve bazen, kapıdan sızan tek bir ışık, göreceğimiz en büyük mücevherdir.Bizden geriye kalan kırık parçalar, başkasının sabahında anlam bulur; yıkımlarımız bir başkasının direncine dönüşür.


Önce Sonra

keyboard_arrow_up