menu Menu
Salınımlar - VI: Taşlar Ağıdı
Efsunculara çözdürdüm dilimin pasını. Gırtlağımdan aşağı sarktı Samanyolu. Ağzımda kuşlar, mevsimli mevsimsiz…
Feyza Akbulut Öner N°6 / Direnç, Öykü
Gölgede Bıraktığımız Işık; Direnç Önce Suskunluğun Direnci Sonra

                                                                    “Yalnızlık Ortaçağ’da icat edilmiş/ O günlerde harfler taşlara denkmiş” Pelin Özer

Kum

Kopardım soy bağlarımı yedi göbek deliğinden. Ağaçlara, kayalara, kuyruklu kuyruksuz hayvanlara bağladım. Mitik bir geçmiş ördüm kendime.

Biraz kadın, biraz kuş, biraz balıksam sirenler tutmuş olmalı elimden.

Efsunculara çözdürdüm dilimin pasını. Gırtlağımdan aşağı sarktı Samanyolu. Ağzımda kuşlar, mevsimli mevsimsiz…

Göçtüğüm kelimelerden yakınlıklar buldum manyetit kristallerime.

İçimdeki yıldız tozlarını aldım.

Ciğerlerimdeki kara delikler, rahmimdeki son dördün, saframda biriken gök taşları… Dünya benim içimdeyse gerçek olmalı.

Bulut tükürüklerini yağmur sanmayı bıraktım.  Köpekler sofrasına oturdum. Hırladım. Dönmesem eve. Dönmesem. Ne oyuklara sığdım ne çiçeklere. Vızıldadım. Beyaz tavşanlar aradım, içinden geçecek delikler. Kaçacak yer yok mu bana? Ben dünyanın içindeysem yalan olmalı.

İki dünya arasında parçalandım, bölündüm. Yamadım aklımı. Ben bende değilsem rüya olmalı.

Döndüm.

Koltuk da masa da çok uzaktı olay örgüsüne. Mavi kapaklı, van Gogh baskılı defteri aldım kitaplıktan. Kadınların kendilerine ait hikâyeleri olmalı.

Kumduk biz.

 Toprağın kızları…” yazıp karaladım.

Ne ben içindeydim dünyanın ne dünya benim içimde.

Hepi topu iki harften ibaret bir seyahatnameydi evren.

Okudum, bitti.

 

Taş

Böyle olmadı.

İnsanlar yas tutmuyordu.

Haberi görenler, harfler bırakıyordu sağa sola. Ses yok. Çığlık yok. Harfler vardı.

Çıktım evden.

Azat ettim harflerimi.

Yürüdüm. Gelinkaya’ya, yası tutanlara.

Sünmüş, uzamış kıyı. Sular çekilmiş. Taşlarla kucaklaştım, bastırdım bağrıma. Çöktüm dizlerimin üstüne. Sesime dolandı yosunlar. Dalgalarla hıçkırdım. Çarpıntı bütün bu olanlar. Kalktım. Rüzgârlı nefesler aldım.

Karantina’nın oralarda pelikanları gördüm. Öğürdüm kursağımdakileri. Sular çarptım yüzüme, devam ettim.

Uçlardan başlayacak soğuma biliyorum. Dağlardan, tepelerden bırakacak kendini üşümeler. Karaburun tarafından Akdağ’dan, Eğlenhoca’dan Mordoğan’a uzanacaklar. Kocadağ’da puhulara, kirpilere, çakallara salacaklar haberi. Tepelerde sakız ağaçları duyacak ilk. Don vuracak yeşeren dallara.  Makiler, katır tırnakları, dağ laleleri… Yelkovan kuşları götürecek haberi eteklerdekilere. Yaslanacak kırlar.

Bir ölünün son sıcaklığı olmalı bu hava.

Zihnimde saklanan üç beş harfi sektirdim beklerken. Saçlarımda esinti. Kadından bir deniz iskeleti gözlerimin önünde.

Taradım ufku kemik bir tarakla.

Kalamarlar, çipuralar, barbunlar karşıladı yasımı. İstavritler taşıdı Gelinkaya’ya.

 Rivayet zamanlardan bu yana; O, benim küçük teyzem.

Sarıldım boynuna.

En son göğsünden soğurmuş bütün ölüler.

Topladığım taşları koydum denizin üstüne.

“Taştık biz. Suyun kızları…”

Ne ben içindeydim dünyanın ne dünya benim içimde.

Hepi topu iki harften ibaret bir ruznameydi evren.

Yazdım, bitti.

Kaya

Böyle de olmadı.

Kazlıçeşme sahili… öz kızına… aynı isimli… sekiz yaşında… yas…iş bırakıyoruz… öğrencisi… söylemişti…

Granül ömürlerimizi pazarlayan hokkabaz! Bu kaçıncı ölümdür Azrailsiz? diye sordum adıma ayrılan alanda. Paylaşmadan sildim hemen.

Çarpıntı.

Kaydırdığım ekranı kapattım.

Tavana baktım uzunca. Ne bulutlar ne kuşlar ne balıklar vardı.

Kalkıp çiçekleri suladım. Pembe küpeler, turuncu çantalar saksılarda. Yerde bir kedi biblosu alçıdan, yeşil. Sırtında öpüşen sarı, mor serçeler.

 Bahara bir şey kalmadı.

Minderleri kabarttım. Güneş yanıkları kalanşolarda. Martılar gelip gidiyor karşı evin çatısına, palmiyeye saksağanlar. Uzakta gemiler demirlemiş. Çimler biçiliyor aşağıda. Yokuştan çocuklar geliyor, körüklü otobüsün durağa yanaşma sesi.

 “ne olursa olsun/her acıdan sonra ayağa kalkıyoruz ya/işte hayattaki en muhteşem şey bu” yazıyor açtığım sayfada. Alt komşunun kavurduğu soğanların kokusu karışıyor çimlere.

 İç içe her şey.

Masada dalgalar, kabuklar …

Yüzgeçlerimi açıyorum. Pullarıma düşüyor güneş. Sırtımda tüyler. Lir sesi geliyor içeriden. Gagamı aralayıp şarkımı mırıldanıyorum: Medusa! Medusa!

Ne ben içindeydim dünyanın ne dünya benim içimde.

Hepi topu iki harften ibaret bir habnameydi evren.

Uyandım, bitti.

Ah.

*Rupi Kaur “bu beden benim evim”


Önce Sonra

keyboard_arrow_up